Canavarın Çağrısı (Patrick Ness) | Kitap Yorumu

Yazar: Patrick Ness, Çevirmen: Arif Cem Ünver,
Yayınevi: Delidolu Yayınları

Kitap, bir canavarla yüzleşen bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Kendi canavarını görmesinin öyküsünü. Conor'un yaşamı annesinin kanser olmasıyla değişmiştir. Amerika'da kendisine yeni bir aile ve yaşam kurmuş babası onlardan çok uzaktadır. Büyükannesi diğer tüm büyükannelerden farklı, soğukkanlı bir kadındır. En yakın arkadaşı Lily onu hayal kırıklığına uğratmış, tüm sınıf arkadaşları ve öğretmenleri Conor'u yaşadığı zor günlerden ibaret tanımlamaya başlamıştır. Tüm bu yalnızlık Conor'un dengesini bozar. Tıpkı gördüğü kabuslar gibi bir hiçliğin içinde olduğunu düşünür. Bu hiçlikten çıkabilmek için bir canavardan yardım ister. Canavar gelir ve Conor'a üç hikaye anlatır: Haksızlığa uğramış kötü bir cadının hikayesini, dışlanmış bencil bir şifacının hikayesini ve fark edilmiş görünmez bir adamın hikayesini. Tüm bunların karşılığında ise canavar, Conor'dan tek bir şeyi ister: Gerçek bir hikaye duymayı. Bu hikaye tek bir cümleden ibaret olsa bile.

Bu kitabı okumayı yıllardır istiyordum. Vaktiyle sadece kitap değil; kurgunun çizgi romanı ve film uyarlaması (A Monster Calls\ Canavarın Çağrısı) da oldukça ilgi görmüştü. Kütüphanede dolanırken kitaba rastladığımda sanki geçmişten yüzüne aşina olduğum bir tanıdığımla karşılaşmışım gibi hissettim. Kitabı nihayet okuyabildiğim için bile başlı başına memnun hissediyorum. Kitabın konusu yazarı olan Patrick Ness'e ait değil. Kitap Siobhan Dowd isimli başka bir yazar tarafından tasarlanmış olsa da, kurgu yazıya dökülemeden yazar malesef vefat etmiş. Bu fikir Patrick Ness tarafından yazıya dökülmüş ve bir kitapta varlık bulmuş.

Kitabın yalın bir dili, sürükleyici bir anlatımı var. En başından en sonuna kadar canavarın ne yapabileceğini merak ederek okudum. Canavarın varlık amacını kitabın ortalarında bir yerde anlamış olsam da, son ana kadar (belki de Conor gibi) onun bir hamle yapmasını bekledim. Yardım etmesini... Canavar, Conor'dan bağımsız değildi. Çağırdığını bile bilmediği porsuk ağacı görünümündeki bir canavarın anlattığı sinir bozucu sonlu tuhaf hikayeler, zaten kötü günler yaşayan çocuğun hem canını sıkıyor, hem de iç dünyasında oynamalar yaratıyordu. Canavar, Conor'a korktuğu gerçekle baş edebilmesi için yardım etmek üzere geldi ve çocuğa sadece, gerçeği kabul edebilme yolunda rehberlik etti.

Bu, üzücü bir öykü. Annesini kaybetmek istemeyen bir çocuğun iç dünyasında duyduğu boşluğu kabullenmesinin öyküsü. Canavar aslında ona korkutucu görünen bir gerçekle baş edebilmesinde cesaret veriyor. Kitap boyunca fantastik bir öykü okuyormuşuz gibi hissetsek de, aslında okuduğumuz gerçek bir öykü. Bu nedenle de kitaptan etkilendim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Eva Luna (Isabel Allende) | Kitap Yorumu

Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: Seçkin Selvi,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitap, ana karakteri olan Eva Luna'nın yaşadıklarını karakterin yaşamının öncesinden başlayarak Şili'de gerçekleşen iç karışıklıkların atmosferinde konu ediniyor. Eva Luna, kendisi gibi yetim olan bir anneden dünyaya gelmiş, babasını hiç tanımamış ve annesini küçük yaşta kaybetmiş bir kız çocuğu. Hayat anlamına gelen Eva ismini annesi ona hayatı çok sevmesi için veriyor. Eva gerçekten de, yaşadığı tüm zorluklara rağmen hayatı da, hayatlar uydurduğu hikayeler bulmayı da çok seviyor. Kitapta minik Eva'nın yaşadıklarından başlayarak Eva'nın önce genç bir kız, sonra genç bir kadın oluşuna kadarki süreci karakterin kendi ağzından okuyoruz. Doğuştan gelen bir yetenekle iyi bir hikaye anlatıcısı olan Eva, biz okurlarına hayallerini, kayıplarını, serüvenlerini ve aşklarını anlatıyor.

Kitap değil bu senemin, tüm zamanlarımın favorilerine girebilecek potansiyelde bir kitaptı. Isabel Allende'nin nefis anlatımı, özgün karakterler ve tuhaf olaylar... Bu da yetmezmiş gibi benden fersahlarca ötede yaşanmış olayların tarihini öğrenmek bile ilgi çekiciydi. Ancak ne zaman kitap için ''tamam, ne olursa olsun bu kitabı sevdim ben ya'' desem, buna ya yazarın kendisi, ya da ana karakterin söylemleri izin vermedi. Eva Luna yaşamına yaşanmamış bir aşkla başlayan bir bebek. Bundan ötürü veya buna bağlanan nedenlerle, tüm yaşamı boyunca aşkı aradı. Eva'nın çalkantılı aşk yaşamı tabuların da ötesinde, etik değildi. Hatta yer yer mide bulandırıcı olduğunu söylemeliyim. Kan bağı olmasa da, birlikte yaşadığı insanlarla zaman içinde kurduğu ilişkiler rahatsız ediciydi (Aslında genel olarak kitaptaki ilişkiler çarpıktı, tüm suçu Eva'ya atmayalım. Başlangıçta bunu bir çeşit yergileme yolu sandım, ancak herhangi bir eleştiri gelmedi. Her şey çarpıklığıyla kaldı...). Normalde bu tip sahnelere kurgusal içeriklerde bile asla tahammülüm olmamasına rağmen, yazarın Güney Amerikalı olmasından dolayı (çünkü başka edebi metinlerde de bu tip durumlara rastlamıştım - Marquez kitapları buna örnek olabilir) bunu bir noktaya kadar tolere ettim ama bir yerden sonra bu kadar da olmaz dedirtti doğrusu.

Diğer rahatsız olduğum durum ise, Arap bir karakteri ve Arap kültürünü detaylıca anlatıp sonra da bu karaktere ''Türk'' denmesi oldu. Riad Halebi karakteri ve karısı Zulema apaçık Arap'tı. Hatta Arabistan çöllerindeki adetleri ve yaşamları da detaylı bir şekilde betimlenmiş. Konuştukları dil için bile ''Arapça'' denmiş. Buna karşın karakter ''Türk'' olarak tanıtılmış. Dünyaca okunan bir yazarın kitabında Arap kültürü, Arap coğrafyası, Arap iklimi ve Arap karakterler Türk olarak ifade ediliyorsa, yabancı insanların biz Türkleri çöllerde deveye biniyor olarak tanımalarını garipsememek lazım sanırım (!)... Bu noktada iki seçenek olabilir: Ya Isabel Allende (bunun olmasını hiç istemem ama) bunu kasıtlı olarak bu şekilde ifade etti ve Arapları Türk olarak (Arapça konuştuklarını bile üstüne basarak yazdığı halde) tanıttı; ya da kendisi de Türkleri çölde yaşıyor ve Arapça konuşuyor sanıyor. İkinci seçenek doğruysa da iş vahim, çünkü dünyaca ünlü bir yazarın (bu kitap yazarın ilk kitabı değil, daha önceki kitaplarıyla ün kazanmıştı) kitabında yer verdiği farklı bir kültürü detaylı araştırmadan yazması düpedüz saçmalık diye düşünüyorum. 

Kitapta sevdiğim noktalar ise; dilinin çok akıcı, betimlemelerin zengin olması, konunun sürükleyici olması, yazarın yaşadığı coğrafyanın yakın tarihini olaylara sindirerek doğallıkla anlatabilmesi ve Mimi karakteri gibi (kendisi transseksüeldi) toplumda azınlık olan kesimden bir karaktere kurgusunda yer vermesi oldu.

Kitapta sevmediğim noktalar sayıca az olsalar da, önemli konulardı. Kitabın hoşlanmadığım noktaları tolere edebilme sınırımın üstündeydi. Açıkçası bu duruma gerçekten üzüldüm...

Son olarak kitaptan bağımsız bir şekilde kitabı okuma sürecimde karşılaştığım hoş bir duruma yazımda yer vermek istiyorum. Kitabı kütüphaneden alıp okudum. Okuduğum baskı çok eski bir baskı ve yıllar içinde pek çok okurun evine misafir olmuş bir kitap. Kitapta altı çizili (işaretlenmiş) cümlelerin hepsinin altını ben de çizmek istedim. Bu durum, benimle aynı noktalara dikkat etmiş kişi veya kişilerle (ki muhtemelen kitap kütüphaneye gelmeden önceki sahibiydi) bağ kurmuşum gibi hissetmemi sağladı. 

Ayrıca kitabın eski bir baskı olmasından kaynaklı olduğunu tahmin etmemle birlikte, kitabın çevirisinde pek kullanılmayan Türkçe kelimelere de sıklıkla yer verilmişti. Yerel dil kullanımlarına dair bazı terimlerin çevrilmeden aynen bırakılması hoşuma giden bir durum ancak çevrilmiş kısımlarda da anlamını bilmediğim (muhtemelen çoğu kişinin bilmediği) sık kullanılmayan Türkçe kelimelere yer verilmesini pratik bulmuyorum. Tabi ki ben bir çevirmen değilim ancak bir okurun gözünden değerlendirdiğimde bu durum bir noktadan sonra yorucu oluyor. Kitabın güncel baskılarında durum nasıldır bilmiyorum tabi. Benim okuduğum kitabın 2. baskısıydı ve 2000 yılına aitti.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Ayışığı Sofrası (Nazlı Eray) | Kitap Yorumu

Yazar: Nazlı Eray, Yayınevi: Everest Yayınları

En yakın arkadaşı Aşo ile arasının açılması, Serra'nın içinde boşluk yaratır. Bu boşluğa çekilen Serra geceler boyunca ıssız sokakları arşınlar. Bu karanlığın içinde karşısına çıkan kişiler de kendisi gibi ya boşluğun içinde dolaşanlardan, ya da boşluktan gelenlerdendir. Şoförü Şefik, efsanelere konu olmuş Yedi Uyuyanlar'dan Yemliha ve ayışığı sofrasında rastladığı tanıdık simalar... Kitap boyunca ana karakterin düşünce ve düş dünyasında bir gezintiye çıkıyoruz. 

Bazen tetikleyici bir olay bizleri geçmişte yaşanmış başka olayların ara sokaklarına çekebilir. Eski tanışıklarımız, eski yaşantılarımız... üzüntülerimiz, kızgınlık ve kırgınlıklarımız, belki sevinçlerimiz, ilklerimiz... aklımıza gelir. Aşo ile olan küslüğü, karakterin zihninde kocaman bir boşluk yaratıyordu. Bu küslük Serra'nın iç dünyasında yer eden diğer boşlukları da tetiklemişti. Serra başlangıçta boş sokakların karanlığında dolanırken, iç dünyasını ve kendi duygularını keşfettikçe zihnindeki diğer sokakları da görebilmeye başlamıştı. 

Bu noktada benim en çok ilgimi çeken, çünkü bana tanıdık gelen ve beni rahatlatan kısım ise, Serra'nın eskiden kendisinde yer etmiş veya kendisinin yer ettiği kişi ve durumları çok küçük boyutlarda varlıklarmış gibi görmesiydi. Parmak çocuk boyutunda gördüğü geçmişinden isimleri yer yer tanımakta zorlandığı bile oldu. Serra yatağına kapanıp saatlerce ağladığı bir günü rahatça anımsarken, o güne sebep olmuş kişiye herhangi bir duygu beslemiyordu. Zaman bizlere boşluklar sunuyor sanırım, diye düşündüm, ve bu boşluklar bizden bir zamanlar çok büyüttüğümüz hislerimizi alıyor.

Kitabın ana karakteri olan Serra, aynı zamanda olayların anlatıcısı. Bu ana karakteri takiben karşımıza iki yardımcı karakter ve çok sayıda figüran çıkıyor. Serra'nın ''Karı Şefik'' lakabını taktığı şoförü, daima halinden yakınan ama sorunlarını çözmek için adım atmayan bir adam. Serrayla olan karşılaşmalarında aslında onun da Serra gibi kaybolduğunu, ancak bunu Serra'nın aksine bilinçsizce yaşadığını görüyoruz. Şefik kaybolduğunun farkında olmadan kendini arayan bir karakterdi. Yemliha ise karanlık sokaklardan bir anda beliren ve Serra'nın gece yolculuklarına eşlik eden bir karakter. 309 yıl boyunca altı arkadaşı ve bir köpek ile birlikte bir mağarada uyumuş olan bu genç adam, yeni dünyayı keşfetmek için mağarasından çıkmışken Serra'ya rastlıyor. Şefik de Yemliha da gerçekten somut olarak varlar mı, yoksa ikisi de Serra'nın düş gücünün ürünü mü kitap boyunca anlayamıyoruz. Öte yandan Şefik karakterine yüklenmiş özelliklere Serra'nın bakış açısı fazlasıyla cinsiyetçiydi. Bu yaklaşımla sokak jargonuna uygun davranılmış diye düşünmeye çalışsam da, Serra baya baya eğitimli bir kadındı. Bence gereksiz bir ayrıntıydı ancak insanlar eğitimli de olsalar cinsiyetçi olabilirler malesef. Bu nedenle garipsememek lazım.

Kitapta hayal ile gerçek iç içe geçmiş durumda ve kimi zaman fantastik bir rüyayı anımsatan olaylar, absürtlük sınırını zorluyor. Kitabın yalın dili ve olayların garipliği ise kitabı sürükleyici kılmış. Büyülü gerçekçilik akımının ülkemizdeki temsilcilerinden olan Nazlı Eray'ın kitaplarından okumayı uzun süredir istiyordum. Ancak açıkçası yazarın dilinden çekiniyordum. Buna karşın kitabı zorlanmadan ve genel olarak ilgiyle okudum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Suzan Defter (Ayfer Tunç) | Kitap Yorumu

Yazar: Ayfer Tunç, Yayınevi: Can Yayınları

İnsan kendini niçin anlatır? Belki kendinden çıkmak, belki kendine sığmak için... Derya ile Ekmel'in yolları günlük hayatın sıradanlığında kesişiyor ve bu iki yalnız insan, birbirlerinin günlüklerine misafir oluyorlar. Kitap iki insanın günlüklerinin iç içe geçmesinden oluşuyor. Kitabın bir sayfasında Ekmel'in günlüğünü, diğer sayfasında Derya'nın günlüğünü okuyoruz. 

Ekmel, doğup büyüdüğü evden hayatı boyunca çıkamamış, nereye giderse gitsin o evi içinde taşımış bir adam. Orta yaşının sonlarına yaklaştığı günlerde bu evi satmak bahanesiyle bir ilan veriyor. Niyeti evini somut olarak değil, soyut olarak elinden çıkarmak. Ekmel kendine bir arkadaş arıyor; dinleyebileceği, ona bir hikaye verebilecek bir arkadaş. Derya, abisi ve babaannesiyle yaşadığı zamanlarda Suzan'ın sıcaklığıyla korunduğu günlere sığınıyor. Suzan... abisinin aşkı, kendisinin rakibi ve evi olan Suzan. Derya'nın anımsadıkları, abisi ile Suzan'ın hikayesine sığmaya çalıştığı üç kişilik sıkışık tepişik bir hayat. Kendine bir ev, bir aile, bir aşk... bir hikaye bulamayan Derya, Suzan'ın ismine sığınarak onun yaşadıklarını kendi hayatıymış gibi anlatıyor Ekmel'e.

Kitap iki kişinin günlüğünden oluştuğu için olayların farklı anlatıcılar tarafından nasıl algılandığını net olarak takip edebiliyoruz. Ben bu takibi yapabilmek için aynı tarihe ait yazılanları önce bir anlatıcıdan sonra diğer anlatıcıdan okuyarak kitabı ilerlettim. Ancak dileyen önce bir karakterin günlüğünü baştan sona okuyup, sonra diğer karakterinkini okuyabilir. Ama bence aynı tarihleri aynı anda okumak hikayeyi bir bütün olarak daha net görmeyi sağlıyor. İki karakter de birbirine benziyordu. Orta yaşlarında denebilecek bu iki kişi, aslında kırgın insanlardı. Hayattan neyi ummaları gerektiğini bile bilemeden yaşamlarını başkalarının hikayelerinin gölgesinde yaşamanın kırgınlığını hissediyorlardı. Bu nedenle de kimi zaman başkalarının hikayesine sığınarak, kimi zaman hikayeyi değiştirip anlatarak bir yaşam var etmeye çalıştılar. Aslında bu bir çaba bile değildi. 

Derya, en çok abisini sevdiğini söylüyordu ancak bence o en çok Suzan'ı sevmişti. Abisini kendisi kadar çok seven, onu anlayan tek insan olan Suzan'ı. Bu nedenle onun hikayesine hep imrendi. En sonunda da belki, bu hikayeden kendini çıkarmak istedi. Hayatlarından çıkmış olan Suzan'ı, artık kendisine bile benzemediğini düşündüğü abisini ve gelecekte yaşanacak günlere inanmış gençliğini bu yolla yeniden var etmek istedi. Ekmel ise muhtemelen Derya'dan bile şanssızdı. Çünkü onun bir Suzan'ı hiç olmadı. Bu nedenle de Suzan'ın hikayesini üzerine geçirmiş Derya'yı dinlemeyi sevdi. Bir hikayesi olan birine rastlamak aslında ona da bir hikaye verdi.

Kitabın yalın bir dili, akıcı bir anlatımı var. Kitabı sevdim, hatta bir noktadan sonra gerçekten etkilendim. Sadece şu alışılmışın dışındaki ikili anlatımı için bile okuduğuma memnunum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Zorro - Efsanenin Başlangıcı (Isabel Allende) | Kitap Yorumu

Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: Mehmet H. Doğan,
Yayınevi: Can Yayınları

Maskeli kahraman Zorro, kimliğinin bir simgesi olan ''Z'' harfi dışında ardında hiç iz bırakmadan kaybolur. İspanyolca ''tilki'' anlamına gelen Zorro, geceleri hareket eden bir tilki gibi zeki, çevik ve gizemli bir kahramandır. Anti kahraman özelliklerini de bünyesinde barındıran bu kahramanın süper güçleri yoktur; Zorro aslında bir halk kahramanıdır. Kılıcı, kırbacı ve zekasıyla korkusuzca adalet arar, azınlıkların ve güçsüzlerin yanında olur. Zorro karakteri ilk olarak yazar Johnston McCulley tarafından 1919 yılında Pulp dergisinde oluşturulmuştur. Karakter bunu takiben pek çok diziye, filme ve kitaba konu olmuştur. Isabel Allende'nin kaleme aldığı bu kitapta ise, Zorro'nun bir kahramana dönüşmeden evvelki yaşamının öyküsünü okuyoruz. Kitap, kahramanın yolculuğunun başlangıcını, Zorro'nun maskesinin ardındaki kişinin yaşadıklarını anlatıyor; Zorro'nun kahramanlığına değil, insani yönüne odaklanıyor.

Beş bölüme ayrılan kitapta Zorro'ya hayat veren Diego de le Vega'nın kökleri, ailesi, doğumu ve çocukluğu, nihayetinde ilk gençlik yılları ve Zorro'yu var etme yolundaki öykü anlatılıyor. Kızılderili asi bir anne ve İspanyol asker bir babanın melez çocuğu olarak dünyaya gelen Diego, iki kültürün iç içe olduğu bir ortamda büyüyor. Kişiliğini büyük oranda şekillendiren bu ikilik, onun Diego-Zorro zıtlığını oluşturmasında da etkili oluyor. Çocukluğunun ve ergenliğinin bir kısmını geçirdiği İspanyol egemenliğindeki Kaliforniya'da Kızılderili kökleriyle derin bağ kuruyor ve aslında sömürgecilik ve adaletsizlikle daha hayatının ilk yıllarında tanışıyor. 

Aynı zamanda süt kardeşi de olan Kızılderililerden Bernardo, Diego'nun hem kendi yaşamında, hem de Zorro kimliğini taşımasında ona yol gösteren en büyük destekçilerinden biri oluyor. İkili, Diego'nun eğitimi için Kaliforniya'dan İspanya'ya uzun bir yolculuğa çıkıyorlar. Hayatlarının bu yeni bölümünde Diego'nun kişilik gelişimi ve dünya görüşü büyük oranda şekilleniyor. Bir aile dostlarının evinde kalan Diego, bu evde aşkı, yaşamı ve saklanmayı öğreniyor. İç karışıklıkların yaşandığı İspanya'da zor günler yaşanırken, Diego ona resmi olarak Zorro ünvanını verecek La Justicia isimli gizli bir örgüte katılmaya hak kazanıyor ve adaletsizlikle olan mücadelesi ve eylemleri bundan sonra hız kazanıyor. Z harfli kahramanın izi Avrupa'da aranadursun, iki dünya arasındaki yolculuğu devam eden Diego, sorumluluk almayı, ihtiyatlı olmayı ve sabrı öğrenmek zorunda kalıyor. Kitap, bir ''süper'' kahramanın yaşam öyküsünü Isabel Allende'nin kendine has büyülü diliyle biz okurlarına anlatıyor.

Isabel Allende'ye gerçekten hayranım. Yazardan bu kitapla birlikte ya 3, ya 4 kitabını okumuş oldum (bir an şüphe ettim ama çıkarım yapmama yeterliymiş tamam :) ve okuduğum kitaplarının hepsinde benzer bir akış hakimdi. Yazar karakterin (veya karakterlerin) öyküsünü anlatırken, arka planda da tarihi yönü olan toplumsal olayları işliyor. Ayrıca bir karakter ana karakter olarak ön plana çıksa da, diğer karakterlerinin öyküsünü anlatmayı geçiştirmiyor. Her karakterinin öyküsüne özen gösteriyor. Gerçekten anlatılarına değer veren bir yazar olduğu daha buradan belli. Zaten bu kitabın son kısmındaki Epilog bölümünde anlatımı havada bırakan -özensiz bulduğu- yazarlara da laf dokundurmuş: ''Gevşek bağlantıları toplayıp bağlamadan bırakan bir kitap kadar tatsız bir şey yoktur, hani şu kitapları yarım bırakmak gibi bir yeni eğilim var ya!'' (Sayfa 438). Büyülü gerçekçi akıma bağlı bir yazar olsa da, en azından benim okuduğum bu akımdan diğer yazarlara göre dili daha derli toplu ve daha anlaşılır diye düşünüyorum. Tabii benim bu, ''anlaşılır'' olarak adlandırdığım özelliği bir başkası ''basit'' olarak da ifade edebilir ancak basit olduğunu da sanmıyorum. Doğru kelime, ''akıcı'' olabilir belki. Isabel Allende akıcı bir dille sürükleyici ve aynı zamanda duyarlı kurgular yazabilen bir yazar. Bu iki (hatta üç) özelliğe aynı anda sahip kurgular yazabilen bir yazar bulmak da bence zor.

Aslında çok akıcı bir kitaptı. Elime aldığım her seferinde rahat bir 100 sayfa okumadan bırakamadım. Buna rağmen kitabı bitirmem yaklaşık üç haftamı aldı! Gerçekten bu terslikte bir iş var... (Kitap çok aşırı kalın da değil, 440 sayfa).  Kitabın konusunu anlatırken spoiler vermeyim diye karakterleri tek tek anlatmadım ama kitapta özellikle de Isabel de Romeu karakterine hayran olduğumu ayrıca belirtmeliyim. Hatta uzun zamandır hasret kaldığım gerçekten ince bir zekaya sahip o karakteri nihayet buldum! Şükür kavuşturana gerçekten... Zorro'nun başka maceralarında Isabel karakteri aktif olarak yer alıyor mu bilmiyorum ama eğer almıyorsa, yani bu karakter kitabın yazarının var ettiği yeni bir eklemeyse, karakter ile yazarın adaş olmasını çok tatlı bulduğumu ve buna çok özendiğimi söylemeliyim. Ben de ünlü bir roman yazıp en zeki ve becerikli karakterle kendimi adaşım yapacağım ahahahha. :) Öte yandan Bernardo'nun sabrı, Diego'nun tutkusu ve Isabel'in sinsiliği, ahahhah şaka şaka, Isabel'in merakı ile gerçekten güçlü bir ekip olduklarını söylemek mümkün.

Zorro'yu tanımlarken ilk paragrafımda ''anti kahraman özellikleri de gösteren'' dedim. Anti kahramanlar, aslında olumsuz niteliklere sahip olmakla birlikte kahramanların dürtüleriyle hareket ederler. Zorro bir kahraman olmakla birlikte, özünde bir insan. Kahramanlık niteliği, süper güçlerinden ve hatta süper olmayan güçlerinden bile değil; seçimlerinden ve seçimlerinin sonucu olan eylemlerinden geliyor. İnsan olduğu için de insanların zaaflarına sahip. Bu nedenle saf bir kahramandan çok, gri bir karakter. Zorro karakterine dair en sevdiğim durum da aslında bu griliği oldu diyebilirim. 

Isabel'i bu kadar sevme sebebim ise hikayenin geçtiği 19. yüzyılda ondan bir kadın olarak, herhangi bir erkekten daha alt seviyede görülen, söz hakkı olmayan bir kadın olması beklenirken (her yerde böyleydi ama özellikle de çingenelerle yolculukta ve korsan şehrinde buna dair net söylemler geçiyor), erkeklere biçilen rolleri ve eylemleri (kılıç kullanmak, ata binmek gibi) kendi başına öğrenmesi ve bunda çok iyi seviyeye gelmesi, insanların söylemlerini önemsemeyerek kendi özgün benliğini kabullenmesi ve en önemlisi tüm bunları henüz 10'lu yaşlarındayken yapabilecek bilinçte olmasıydı (ve tabii çok kafa dengi bir kız olması da etkili ahahha). Öte yandan Isabel erkek egemenliğinde erkeklere has alanlara ilgi duyarken aslında ''erkeksi'' olmadı, gayet de öncesinde bir kız çocuğu, sonrasında bir genç kız ve bir kadın oldu. Kılıç kullanmak için ''erkeksi'' olması gerekmiyordu yani ve gayet de fişek gibi bir kadın olarak hepsini öğrendi. Bravo kızıma.

Kitabı çok severek okudum. Yılın ilk kitabını sevdiğimde ayrıca bir iyi hissediyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Kitap Alışverişi #7

Arkadaşlar, yakın tarihlerde alışverişler yapmışım gibi görünebilir... Ama hayır! Ben demin yazı tarihlerime baktım, her mevsim bir alışveriş yapmışım. Yaaa. :)

Bu alışveriş de aklımda yoktu, evet! Yoktu gerçekten. Sonra ben milletin yıl sonu favorilerinde ne var bunlara bakarken, şu toplu gülümsemeli fotoğrafta gördüğünüz manga serisini kendime doğum günü hediyesi olarak almayı çok istedim ama nasıl istemek, aşerdim resmen. Neyse. Sonra da bir baktım alışveriş yapıyorum. :))

Kitaplarımı Kitap Sepeti'nden aldım. Reklam yok, para verip aldım. 

Evet şimdi de neyi neden aldım faslına geçiyoruuuzzzuuzzz.


Benim güzellerim benim ballarım benim biricikleriiimmm.

Bu seriyi Ecmel Soylu'da gördüm. Hem animesini, hem mangasını baya bir övdü. Ben de dedim, ben neden okumuyorum ki? Neyse efenim sonra gittim baya 6-7 cildini falan sepete ekledim. Artık seriyi beğeneceğime nasıl ikna olmuşsam... Alışverişim sadece bu seriden ibaret olacaktı (en azından serinin yarısından, çünkü yamulmuyorsam 12 ciltti - 14 de olabilir). Her neyse ama sonra sadece manga almak bana paramı abur cubura harcıyormuşum gibi hissettirdi. Bu nedenle üç cildini aldım. Kalan alışverişimi kitaplara ayırdım.


Bu iki kitabı Melikşah Altuntaş'ın kitap kulübü (burada kitaplardan bahsediyor) için aldım. Geçen alışverişimde taaa haziran ayının kitabını can havliyle almıştım. Diğer beş ayın kitabının da baskısı yoktu. Sonra şimdi sipariş verirken baktım bu iki kitabın yeni baskısı gelmiş tabi hemen aldım. Zaten şu Salon Mars'ı kitap kulübünü bahane edip aldım. Kendim de okumak istiyordum. Ayrıca kitabın kapağı çok cool değil mi, çok sevdim.

Diğer kitabı almayacaktım. Paddy Clarke Ha Ha Ha'yı. Ama sonra kitabın anlatıcısının bir çocuk karakter olduğunu gördüm ve çocukların gözünden anlatılmış her şeyi okumaya bayıldığım için aldım.


Bu kitap bir ara çok konuşuldu. Bu yazar son yıllarda iyi parladı zaten. Tüm kitapları çok konuşuldu. Özellikle de Sarı Yüz isimli kitabını okumayan bir ben, belki bir sen (meçhul) kalmış olabiliriz. Tüm instagram halkı okudu bence. Neyse ben okumadım ve okumak için özel olarak bir isteğe sahip değilim ama yolumuz kesişirse onu da bir ara okurum ve biliyor musun bence severim de ahhahahah. Neyse öhömmm. Bu Babil'in yazarının Kuang abla olduğunu bilmiyordum ben. Hep orda burda duyuyordum, görüyordum kitabı. Neyse, en son yine Ecmel Soylu bu kitabı çok övdü. Bu arada Ecmel'in zevkiyle benim kitap zevkim tam olarak örtüşmüyor. O hala 2015 yıllarındaki genç yetişkin furyasının bu yıllara uyarlanmış kitaplarından devam ediyor sankim. Ben artık o tarz pek okuyamıyorum ama nedense bu kitabı severim gibi hissettim ya, bak vallahi çok severim gibi geldi hatta. Severim inşallah yoksa üzülürüm bak ahahhahah.


Ya ben çocuk kitabı almak da istiyordum. Hatta biraz araştırdım ettim. Çoğu kitabı artık kütüphaneden okuyorum zaten biliyorsun. Neden? Çünkü benim okuma hızıma ve maymun iştahlılığıma para dayanmaz (param da yok zaten). Bu nedenle çok okumak ve daldan dala atlamak için ilgimi biraz bile çeken şeyleri kütüphaneden hapır hupur okuyorum, çok da mutluyum. (Sonra da beğendiklerimi daha kendime almadan millete hediye ediyorum, yaaa işte böyle biriyim ahahahah *-*). Neyse. İşte kendime aldığım kitaplar da (zaten odamda da yer yok) her zaman okuyabileceğim ayarda olsun diye tikkat tikkat ediyorum. Bu nedenle de çocuk kitabı araştırdım. Üstüne mektup tarzı falan da okusam ya ben yaaaa dedim (çocuk kitaplarından bağımsız olarak). Biliyorum biliyorum Türk Edebiyatı'nda nadide eserlerimiz var (okuyacığııımm!). Ama ben, şöyle bana yakın olsun istedim. Bana yakın birinden. Bestilerimden.

Sylvia Plath bayıldığım bir isim. Ondan daha evvel Sırça Fanus'u okumuş, Günlükler'ini ise okumaya henüz cesaret edememiştim (bu yıl edeceğim, kitap elimde). Bu kitaplarını ise onun seçkisini tamamlamak için aldım. Sanırım elimde olmayan tek bir çevrilmiş eseri kaldı (Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı kalmış ve ayyy ben bunu nasıl gözden kaçırmışım kapağı da dehşetül vahşetül güzelmiş yaaa ühü ühü, ben alana kadar lütfen kitabın kapağı değişmesin Allahım lütfennn), o da artık zamanla canım yeter (ahahhaha), öhöömm. 

Ondan bir şiir kitabı, bir çocuk kitabı, bir de çizimleriyle mektuplarından oluşan bir kitap aldım. Sylvia'cığım çok yönlü bir kadındı onu biliyordum da, bu kadar iyi çizim yaptığını bilmiyordum. Çizimlerinin olduğu şu kitabı biraz inceledim ve açıkçası çok şaşırdım. Kitabın önsözünü Sylvia'nın kızı yazmış (adı aklımdan çıktı şimdi) neyse annesi vaktiyle resim için eğitim almış. Ah ah gencecik yaşında böyle on parmağında on marifet kadını soldurdular yazıklar olsun gerçekten. Neyse.

Şiir kitabını da boyu devrilesice kocası derleyip yayınlamış. Hiç haz etmiyorum o adamdan hiç. Neden haz etmediğimi Sırça Fanus kitap yorumumun (tık tık) yorumlarında tartıştım. Kitap yorumunun en altındaki yorumlar kısmından saydırmalarımı, aman pardon bilgi vermelerimi okuyabilirsiniz.


Bunlar da İngilişçe kitaplar. Evet görmemiş gibi aldım, hepsini aldım. Bunun nedeni, toplu halde alınca daha uygun fiyatlı olması veya bana öyle gelmesiydi. Bu kitaplara dair en sevdiğim şeylerden biri de sesli olarak da dinleyebilme seçeneğinin olması (qr kod okutup yapılıyormuş sanırım). Böylece telaffuz düzeltme çalışması da yapılabilir. Stage 1 için A1 denmiş ama o kadar da A1 değil bilin yani. Evet yine basit ama hiç İngilişçe bilmiyorsanız veya çok az biliyorsanız biraz anlayamayabilirsiniz. İlkokul 1. sınıf gibi değil de 3.-4. sınıf kitabı ayarında bir zorlukta dili. Stage 6 için de C1 diyor mesela ama hepsini çok kurcalamadım şimdi. Akşamleyin karıştıracağım. Kitapların yanında hediye olarak da bulmaca kitabı göndermişler, canımsınııızzz. Bunları bu arada dediğim gibi toplu set olarak aldım. Trendyol'dan aldım ve reklam yok para verdim. (Para verdiğimi her paragraf başı vurgulamam ahahahhaha -,-).


Bunu da yine Trendyol'dan hiç defterim yokmuş gibi aldım. Yoktu da bu arada. Böyle boylu poslu bir defterim yoktu vallahi okurcuğum. Günlük yapmak için aldım. Bayıldım da. Dış kabı olsun, sayfa kalitesi, boyutu vs olsun bayıldım. Ben kırmızı defteri canım Matt Notebook'tan aldım (reklam yok). Zaten bu tarz bir defter alacaksam direkt oradan alıyorum. Yanında da her seferinde hediye defter gönderiyorlar. Bu küçük boy şirin defter ile ayracı da hediye etmişler. Artık son defter alışverişimle birlikte deftere doymuşumdur inşallah maşallah ve güzel şeyler yazmayı diliyorum. Hadi hayali pastamı da üfüreyim. Üfff ahahhaha, ay ben neden böyle biri oldum ya neyse.


Evetttt. Benim alışverişim böyle idi. Neden bu kadar atarlı ve tuhaf bir yayın oldu bilmiyorum. Hadi çav.


2025 Yıl Sonu Dökümü

Bu fotoğrafı yıllar önce çekmiştim. Yer Remzi Kitabevi'ydi.

Herkese merhaba.

Bu yıl farklı bir şey yaparak sadece favorilerimi paylaşmayacağım. Okuma ve izleme anlamında tükettiğim ve blogda yorumladığım ne varsa onları bir çatı altında toplamaya karar verdim. Aslında fena bir yıl değildi diyebilirim ancak çok da vaoovv derecesinde verimli de geçmedi. Yine de bereket versin. :) 


OKUDUKLARIM

Bu yıl 47 kitap okumuşum. Geçen yıla göre sayı olarak az, nitelik olarak benzer okudum. :) Yani aslında bu yılım okuma anlamında geçtiğimiz yıla göre verimsiz geçmiş. Yine de yılı kendi içinde ve kendi kapasiteme göre değerlendirdiğimde fena değil.

Aşağıda aylara göre kategorize edilmiş bir şekilde bu yıl okuduğum TÜM kitaplara yer vereceğim. Hem maksat kişisel arşivim olsun (ve yazı dolu görünsün *-*), hem de okuma alanında bu yılki genel eğilimlerimi (hangi ülkelerin edebiyatından\ hangi türlerde okumuşum, ay içinde kaç kitap okumuşum vs) görüp kendi kişisel değerlendirmemi yapabileyim. Zaten listeye başlarsak hemen biter. :)

Ennn favorim olan kitapları kırmızı renkle belirteceğim. Genel olarak merak ettiğiniz kitabın ismine tıklayarak ilgili yoruma ulaşabilirsiniz. Bağlantı linki de ekliyorum.


OCAK

1. Yıldız Gezgini (Jack London) - Bu yazara hayranım. Müthiş bir hayal gücü var. Bu kitap yılın ilk kitabıydı ama aynı zamanda ilk beş favorimde (sonraki dört kitap ne karar vermedim ahahhahah :).

2. Aynalar Cehennemi ve Diğer Öyküler (Edogawa Rampo) - Ortalama bir kitap ama Japonlardan gerilimli bir kitap okumak ilginç bir deneyimdi.

3. Yaban Koyununun İzinde (Haruki Murakami) - Murakami abim bildiğimiz gibi. Bilmeyenler bir kitabını okusun, anlarlar.


ŞUBAT

1. Gece Yarısı Tüm Aşıklar (Mieko Kawakami) - Bunu bir kitap kulübüne katılmak için almıştım ama kulübe katılmadım. Kitabı okudum sevdim. Vaov değil ama fena da değil.

2. Kadersizlik (Imre Kertesz) - Nobelli yazar. Macarlardan olması ilgimi çekmişti. Kitap ortalama.

3. Köpek Kalbi (Mihail Bulgakov) - Nihayet okudum dediğim o kitap. Çarpıcı.

4. Hayalperestler (Patti Smith) - Düş gibi bir kitap. En sevdiğim tarz :) ama herkes sever mi bilmem.

5. Kiraz Çiçekleri (Yasunari Kawabata) - Ayın favorisi. Geçen konuşmuştuk, Kawabata'ya bununla başlayabilirsiniz bence. Ben bununla başladım ahahahhah, tamam.


MART

1. Toplu Öyküler 1 (Nezihe Meriç)

2.  Kırmızı Zaman (Mine Söğüt)

3. Adanmışlık (Patti Smith) 


Bu üç kitap da benim için vaooovv değildi ancak Nezihe Meriç gibi usta bir öykücüden bir eser okumak lezzetli bir okuma deneyimi sunduğu için mart favorim Toplu Öyküler 1 oldu (bu kitabın ikincisi de var ama okumadım). Kırmızı Zaman'ı en son lise sonda mı ne okumuştum ama unuttuğum kitaplardan olduğu için yeniden okudum. Lezzetli bir dili var ama beni -belki de ikinci okumam olduğu için- fazla sarsmadı. Patti Smith ise özgün bir yazar\ müzisyen ama yılın favorilerine onun bu kitabı da giremedi.


NİSAN

1. Çiçeklenmeler (Melisa Kesmez) - En sevdiğim güncel yazar. Bayılıyorum.

2. Merhamet (Toni Morrison) - Nobelli yazar diye okudum. Çarpıcı bir kitap ama anlatımı parça parça. Odak gerektiriyor.


MAYIS

1. Bazı Yazlar Uzaktan Geçer (Murathan Mungan) - Şiir kitabı. Hoş.

2. Sarnıç (Sait Faik Abasıyanık) - Sait Faik'in Abasıyanık kitabından sonra ahhahaha, tamam. Sait Faik'imiz zaten usta öykücü bir abimiz yani yazarımız. Kendisi sivri dillidir gibi geliyor bana ama beni duyamaz o yüzden ondan abim diye bahsedeceğim bana ne bana ne. Dili lezzetli, kendisi cool bir abimiz (yazarımız).

3. Uçan Sınıf (Erich Kästner) - Hoş bir çocuk kitabı. 

4. Süt ve Bal (Rupi Kaur) - Bir tumblr neslini etkileyen o kitap. The kitap ahahhahah. Öhöm tamam. Şiir değil ama düşünceleri hoş.

5. Çocuk Kalbi (Edmondo De Amicis) - Bu kitabı o kadar eleştirip de yıl sonunda favorim yapmam müthiş tutarlılığıma bir örnek. Ama yorum yazıma gidersen eğer göreceksin ki ben kitabı beğendiğimi, zaten çocukluğumda da okuyup sevdiğimi ama bir çocuk için fazla didaktik bulduğumu belirtmiştim. Yine de büyük küçük herkesin beğenebileceği bir kitap (zaten kuzenime de hediye etmiştim.)

6. Dilek Şurubu (Michael Ende) - Yazarı çok seviyorum ama bu kitabı bir tık basitti. Çocuklar için yazılmış çocuk kitabına örnek. Ama dileyen yetişkinler de okusun tabii canımmm (ben okudum).

7. Kraliçeyi Kurtarmak (Vladimir Tumanov) - Bu yazarın kitapları genel olarak iyi. Büyük küçük herkes okuyabilir. Ayrıca çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak için de kitapları güzel seçim olur.

8. Mavi Ok (Gianni Rodari) - Beklentim daha yüksekti. İtalyanlardan bir masal diye okudum, sadece buna memnunum.

9. Andersen Masalları (Hans Christian Andersen) - Masallar bazen beni sinirlendiriyor ama çeviri güzel.


Genel okuma tempoma göre çok okumuşum gibi duruyor ama bu ayı çocuk kitaplarına ayırmışım gibi olmuş. Hepsi kısa kısaydı zaten.


HAZİRAN

1. Pinokyo'nun Serüvenleri (Carlo Collodi) - Hepimiz tanıyoruzdur artık Pinokyo'yu canıımm.

2. Doğaya Fısıldayan Çocuklar (Luigi Ballerini) - Basit bir dili var ama ben kitaptaki çocuk dünyasını sevdim. Dolayısıyla kitabı da sevdim.

3. Bulut Delisi (Leyla Ruhan Okyay) - Çoook tatlı bir kitap. Dahası değerler öğretimi için de güzel bir seçim olur.

4. Vahşi Kitap (Juan Villoro) - Çocuk kitabı olarak eksik ve hatalı bulduğum yanları vardı (özellikle başı ve sonu) ama maceralı olmasını beğendim, sürükleyici. Fena değil yani, yetişkinler de bakabilir.

5.  Sihirli Kız Emekli Oluyor (Park Seolyeon) - Potansiyelini ASSSLAA gerçekleştirememiş bir kitap ancak buna rağmen o kadar yaratıcı bir konusu var ki, yine de yıl sonu favorilerime kıyıdan köşeden girdi. Bu konuyu ben yazsaydım daha güzel olurdu bakın ciddi söylüyorum. Konuyu boşa harcamış yazar... (BENCE) Bari bir uyarlamasını, animasyonunu vs yapın da izleyelim yeter daraldım...

6. Ölmek İstiyorum Ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum (Baek Sehee) - Bu yazarın vefat etmiş olması beni çok üzüyor. Öte yandan kitap çok inanılmaz başarılı değil ancak bana iyi hissettirmişti.

7. Güneş ve Onun Çiçekleri (Rupi Kaur) - Yine şiir değil ama düşünceleri güzel ve hisli. Bunları şiir diye diretmeden düzyazı yazsaymış (şairimiz) daha başarılı olabilirmiş.

8. Haritada Kaybolmak - Gizemli Haritalar Serisi #1 (Vladimir Tumanov) - Ben bu Vladimir Tumanov kitaplarından da diğer kuzenime hediye aldım o da (BENİM GİBİ) bayılarak okudu. Kraliçeyi Kurtarmak da güzel bu arada, yaşı küçük tanıdığınız varsa bence onlar da bayılır. Hatta siz kendiniz için bile alıp okuyabilirsiniz.

9. Ortadan Kaybolan Fil (Haruki Murakami) - Murakami'nin öyküleri. Romanları gibi ama öykü biraz öykü gibi olmalı be abi. Tamam özgünlüğünü sevdim senin ama biraz edebiyat edebiyaattt. Ha kitap ilgi çekici o ayrı, okunur mu evet. Ama bencesi hiç Murakami okumamış olanlar bununla okumaya başlamasın. Başlasa da olur ama yazarın tarzını anlamak için romanlarından başlamak lazım diye düşünüyorum (evet bu terslikte bir iş var).


Vallahi çıtır çerezlerle sayıları artırmışım şşş aramızda ahahahah :)


TEMMUZ

1. Boyalı Kuş (Jerzy Kosinski) - Çok sarsıcı bir kitap. Hangi akla hizmet ELLİ DERECE sıcakta okudum bilmem... Siz bence soğuk havada ve sağlam psikolojideyken okuyun. Çok ağır çünkü. Okuduğum en sarsıcı savaş içerikli kitap hatta (filmlerde bile görmedim böylesini, ki insanlar bunu bizzat yaşadı!).

2. Y'ol (Birhan Keskin) 

3. Soğuk Kazı (Birhan Keskin) - Bu şairi seviyorum.

4. Beyaz Kitap (Han Kang) - Şu kitapları doğru mevsimde okuyamama huyum var.

5. Japon Çocuk Öyküleri (Kolektif) - Uzak Doğu'dan masallar, severizzz (ben sevdim yani :).


AĞUSTOS

1.  Birinci Tekil Şahıs (Haruki Murakami) - Murakami yine bildiğimiz gibi. Tamam abi en marjinal sensin. :) Neyse neyse, Murakami okuyucuları okusun tabi. Okumayacıları bu kitapla başlamasın bence ama siz bilirsiniz artık bilemiyorum ben söyledim.

2. Güneş Batarken (Osamu Dazai) - Dazai abim de yine bildiğimiz gibi (bunalımda :). Ama bu kitabı etkileyiciydi. Yine kendinden yola çıkmış yazar. Bu yazarın zihin dünyası ilginç zaten.


EYLÜL

1. Çocuk Geliyor (Han Kang) - Sarsıcı bir kitap... Hatta yazarın beni en çok etkileyen kitabı.

2. Her Çocuğun Bir Yıldızı Var (Mustafa Ruhi Şirin) - Yani bu kitap güzel bir kitap. Özellikle de ben çizimlerine ba-yıl-dım. Ama genel olarak çok da vaooovv değildi bana göre.


EKİM

Okumayı öğrendiğim 1. sınıftan sonra hayatımda ilk kez, bakın İLK KEZ, koca bir ay boyunca hiçbir şey okumamışım.


KASIM

1. Hayalet Melodi (Eren Özeren) - Bir blog yazarımızın kitabı. Tebrikler.

2. Cinayetler Kulübü (Agatha Christie) - Christie sevenler kaçırmasın, hiç okumayanlar da bunu okuyabilir. İlgi çekici.

3. Beni Asla Bırakma (Kazuo Ishiguro) - Bu kitaba yıldırım aşkıyla (??? :) vuruldum ben.


ARALIK

1. Luisa ve Sessizlik (Claudio Piersanti) - Yine can damarımdan sarsılmadım ama iyi bir kitaptı şindi.

2. Karlar Ülkesi (Yasunari Kawabata) - Bu kitabı başarılı bulsam da kendisinden hoşlanmadım. Hoşlaşmadığım kitabı da yorumumda savundum bu arada işte böyle biriyim ahahahhah. *-*

3. Bitmeyecek Öykü (Michael Ende) - Hayatım boyunca okuduğum (ve muhtemelen okuyacağım) en güzel kitaplardan biri. Herkes okusun lütfen, hatta sevdiklerinize (ve sevmediklerinize bile) hediye edin.

4. 24 Saat Açık Kitapçının Sırrı (Robin Sloan) - Çerezlik ama sıkıcı bir çerezlik. Akıcı olsa içim yanmaz... Böylece yılı çok beğendiğim bir kitapla açtım, hiç beğenmediğim bir kitapla kapatmış oldum. İşte aslında yılımın özeti de bu sevgili okurlarım. Yıla müthiş ümitlerle girdim ve içim sıkılarak kapatıyorum (kitaplardan bağımsız).


EVVEEETT. Gördüğünüz üzere eh-meh ile ık-mık arası bir yıl. Yine de fena okumamışım bence. Hele de bazı kitapları aşırı sevdiğimi düşünürsek... güzel güzel.


İZLEDİKLERİM

Burada ay ay ayırma falan yok her şey bam bam bam. 

İçlerinden ennnn favorim olanları (yine) kırmızı renkle yazacağım. İkincil derece favorim olanları da (hadi yine kıyamadım) mavi renkle yazacağım. Siyah kalanları da beğendim bu arada -ki maşallah izlediğim şeyleri genelde beğendim zaten- ve hatta baya analiz falan da kastım vaktiyle ama tüm filmleri bir arada karşılaştırdığımda BENİM GÖZÜMDE geri planda kaldılar. İlginizi çeken filmin ve dizinin ismine tıklayarak yorum yazısına ulaşabilirsiniz. Burada da bağlantı linki ekliyorum.


Film

1. İl Mare (Siworae\ Göl Evi)

2.  Aftersun (Güneş Sonrası)

3. Koe no Katachi (A Silent Voice\ Sesin Şekli)

4. Sen Aydınlatırsın Geceyi

5. The Scent of Green Papaya (Mùi Du Du Xanh\ Yeşil Papaya’nın Kokusu)

6. Lola rennt (Run Lola Run)

7. This Beautiful Fantastic (Bella Brown'un Harikalar Bahçesi)

8. The Florida Project (Florida Sosyal Konutları)

9. Suzume no Tojimari (Suzume's Door-Locking)

10. Isn't It Romantic

11.  My Broken Mariko

12. Rebels of the Neon God

13. The Taste Of Tea (Cha No Aji)

14. Our Little Sister (Umimachi Diary\ Küçük Kız Kardeşim)

15. The Witch (The VVitch: A New-England Folktale\ Cadı)

16. Lost in Translation (Bir Konuşabilse)

17. Amelie (Le Fabuleux destin d'Amélie Poulain\ Amélie Poulain'in Muhteşem Kaderi) 

18. Practical Magic (Aşkın Büyüsü)

19. Her (Aşk)

20. Don’t Look Up

21. Blue Velvet (Mavi Kadife)

22. Mustang

23. Ex Machina

24. The Substance (Cevher)

25. Mary and the Witch's Flower

26. Shoplifters (Manbiki kazoku\ Arakçılar)


Gördüğümüz üzere Asya yapımı filmleri ayrıca bir sevmişim. Bunun en büyük sebebi filmlerin sinematografisini çok başarılı bulmamdı. Kullanılan renk paleti ve filmlerin atmosferi genel anlamda bana hitap eden türdendi. Bir de ben daha hayatın içinden durumların sanatsal bir dille ifade edilmesini ve yalın bir dille öyküleştirilmesini izlemeyi daha çok seviyorum. Tabi böyle olmayan filmleri de, eğer hikayesi sağlamsa, beğeniyorum ancak ''sevdiğim'' filmler çoğu zaman bahsettiğim tarzda olanlar oluyor.


Dizi

1. An Astrological Guide for Broken Hearts (Kırık Kalpler İçin Astroloji Rehberi) - Çerezlik, hoş bir diziydi. Çok da beklentiye girmeden kafa dağıtmak için bir oturuşta bile izlenebilir.


DÜŞÜNDÜKLERİM

Değişim istiyorum. Umarım kolaylıkla olur.


Huzurlu, mutlu, sağlıklı, başarılı, bolluk bereket içinde, şanslı, tercih edene aşklı, sevdiğiniz sevildiğiniz herkes ve her şeyle olduğunuz, gönlünüze göre ve belki ondan bile daha güzel (gönlü çirkinlere bir şey yok), güzelliklerle dolu bir yıl olsun.


Siz neler okudunuz, izlediniz, yaptınız ettiniz? 

İçlerinden merak ettikleriniz var mı?

Sizin kendi listelerinizden en favorileriniz neydi?


MUTLU YILLAR <3


kapanış.


Shoplifters (Manbiki kazoku\ Arakçılar) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Hirokazu Koreeda 

Senarist: Hirokazu Koreeda

Yapımı: 2018 - Japonya


+ Çocuklara hırsızlık yaptırırken suçluluk hissetmedin mi?
- Ben... öğretecek başka bir şey bilmiyorum. Ama yine de...
+ Neden çocuğun adını Shota koydun? Gerçek adın bu, değil mi?
- ...


Kaynak: Pinterest

''Sana vurma sebepleri, sen kötü olduğun için değildi. Eğer sana, seni sevdikleri için vurduklarını söylüyorlarsa bu bir yalan. Eğer seni sevselerdi... gerçekten sevmiş olsalardı... bunu yaparlardı (sarılırlardı).''


Film, Japonya'da alt tabakadan bir ailenin yaşadıklarını konu ediniyor. Hırsızlık gibi illegal yollarla evin geçimini sağlayan bu aile; bir büyükanne, bir anne, bir baba, bir teyze ve bir kız ile bir erkek olmak üzere iki çocuktan oluşuyor. Ancak tüm bu aile üyeleri arasında kan bağı yok. Filmin büyük bir kısmında suç işleyen bir ailenin yaşadıklarını izliyoruz. Hırsızlık, ölü kişilerin emekli maaşını kullanma, ölmüş bireyleri bildirmeden gömme, çocuk kaçırma... Ancak tüm bunlar aslında -bence- yan konular. Filmin ana konusu: Aile olmak.

Filmin ilk dakikalarında bir adam ile bir çocuğu hırsızlık yaparken görürüz. Üstelik bu konuda oldukça sakin ve becerikli görünmektedirler. Öyle ki bu hırsızlık olayı, karakterler için bir suç değil de, gündelik hayatta sıradan bir anmış gibi izleyici üstünde bir etki bırakır. İkili, yaptıkları ödemesi yapılmamış alışveriş sonrasında soğuk bir kış akşamında aceleyle evlerine yürürler. Bir an evvel akşam soğuğundan evin sıcaklığına sığınmak istediklerini anlarız. Dışarıdan oldukça sıradan görünen bu adam ile çocuk, duydukları bir ses üzerine duraksarlar. Bu ses, küçük bir kız çocuğuna aittir. Yalnız, üşümüş ve aç bu kız çocuğunu tek başına bırakmak istemezler. Sonradan Lin ismini verecekleri küçük kızı da beraberlerinde eve götürürler. İşin garibi, aile üyeleri bu durumu yadırgamaz. Hiç tanımadıkları bir çocuğun öylece evlerine getirilmesi sanki her gün başlarına gelebilecek bir olaymışçasına küçük kızı doyururlar. Küçük kızın vücudunda yaralar vardır. İstismara uğradığı belli olan bu çocuğu geri bırakmayı istemeseler de, buldukları yere geri dönerler. Ancak kavga sesleri yükselen eve küçük kızı bırakmak içlerinden gelmez. Kararı Juri'ye bırakırlar ve küçük kız da Lin adını alarak bu ailenin yeni ferdi olmayı kabul eder.

Film ilerledikçe görürüz ki, bu aile yiyecek, temizlik ürünü, giysi gibi pek çok gündelik ihtiyacını hırsızlık yaparak sağlamaktadır. Bunun dışındaki geçim kaynakları büyükannenin eski eşinden kalma maaşı ve evin annesi ile babası rolündeki iki kişinin yok pahasına kazandıkları işçi yevmiyeleridir. Baba çalışmaktan pek haz etmez, anne çalıştığı kuru temizlemede küçük hırsızlıklar yapar. Evin teyzesi (ablası) rolündeki genç kadın ise bedenini sergilediği bir işte çalışmaktadır; o da kendi öz ailesinden ve evinden uzakta bir yaşam sürmektedir. Aynı şekilde evin oğlu ve yeni üyesi olan kızı, iki çocuk da, büyükleri gibi kolayca hırsızlık yaparlar. Ailenin kazanç kaynaklarının aslında onların yaşam biçimi olduğu görülmektedir. Tüm bunlar onlar için rutin halini almıştır. Ancak her ne kadar kendi düşünce yapıları yanlış olsa da, arka planda onları bu eylemlere sürükleyen toplumsal yapıyı da görürüz. Evin annesinin çalıştığı kuru temizlemede yaşadığı işçi sömürüsü buna bir örnektir. Aslında toplumun ikiyüzlü örgütlenişi, bu aileyi suça sürükleyen etkenlerden biri olarak karşımıza çıkar. Ailenin bu yaşamı benimsemelerinin tek nedeni bu olmasa da, bunun filmde eleştirilen bir durum olduğunu görürüz.

Film, gündelik hayatın olağan akışını izleyiciye sunar. Aralarında kan bağı olmayan bu aile suç işleseler de, kötü insanlar olmadıklarını ve birbirlerine kenetlenmiş olduklarını görürüz. Her ne kadar özellikle de çocukların daha iyi bir yaşam haklarını gasp etseler de, bu aile onları kendi yöntemlerince istismardan korumaktadır. Özellikle de küçük kızın, Lin'in, sahnelerinde hep gözlerim doldu. Kendi kan bağı olan ailesi tarafından istismara uğramış bu küçük kız, ''arakçılardan'' oluşan bu suçlu ailede belki de hayatında ilk kez sevilmenin ne demek olduğunu tattı. Bu aileyi oluşturan yaşı büyük bireyler aslında kötü değil, yetişkin olamamış insanlardı. Bireyselleşemedikleri için de toplumda kendilerine bir yer bulamamış ve toplumun artıklarından beslenerek günübirlik bir akışta hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Bu aile üyeleri birbirlerini yargılamıyor, oldukları gibi kabul ediyor, hatta yeri geldiğinde destekliyorlardı. Belki de onlara ''yetişkin olma'' şansı verilseydi, onlar da toplumda kendilerine sağlıklı bir yer edinebilirlerdi diye düşünüyorum. Öte yandan, evin annesinin küçük kız ile benzer bir geçmişten gelmesi, aynı yaraya sahip olmaları, beni derinden etkiledi. Bu insanlar bir günde toplum dışına itilmemiş veya kendilerini toplumdan soyutlayıp suç işlemeye başlamamışlardı. Bu insanlar zaten böyle bir hayatın içinde doğmuş, başka bir yaşamı deneyimlememişlerdi bile. 

Beğendiğim durum ise, olayların dramatikleştirilmeyip ailenin suçlarının bu dramaların arkasına saklanmamasıydı. Ortada bir suç varsa, nedeni ne olursa olsun yaptırımları da olmalı diye düşünüyorum. Filmde alt tabakadan bir ailenin hatalı yönlerini de, birbirleriyle olan bağlarını da iyi ve kötü tüm yönleriyle şeffaf bir şekilde izliyoruz. Aynı şekilde film, işçi sınıfının yaşadıklarını dile getirerek toplumsal yapıdaki çözülmeleri de dürüstçe yansıtmış. Yalnızlık teması ise filmin etrafını saran bir atmosfer gibiydi. Ailenin toplumdan kopuk yalnız yaşamı, aile içindeki fertlerin kendi dünyalarındaki yalnızlıkları... 

Bu yalnızlık temasını özellikle de kritik sahnelerde karakterlerin verdikleri tepkiler üzerinden gözlemliyoruz. Evin küçük oğlunun hırsızlık yapmanın kötü bir şey olduğunu içten içe bilmesi ve ailesinin ona benimsettiği yaşamdan hoşlanmaması, okula gitmek istemesi; evin teyzesinin aslında kendi öz ailesinin maddi durumu iyi olmasına ve iyi bir eğitim almasına rağmen tüm bunları reddedip kötü şartlarda da olsa değer gördüğünü hissettiği bir yerde yaşaması ve büyükanneye olan düşkünlüğü; evin annesinin özellikle de Lin'in yaşadığı aile içi istismardan etkilenmesi ve küçük kıza kendi içindeki küçük kızın yaralandığı noktadan yaklaşması; babanın kendi gerçek adını oğlan çocuğuna vermesi ve onunla kendi bildiğince ve yettiğince anılar biriktirmek istemesi; büyükannenin yalnız yaşamına tüm bu kan bağı olmayan insanları kabul etmesi ve özellikle de kumsal sahnesinde tek başına oturup ailesini uzaktan izlemesi gibi sahneler bu duruma örnek gösterilebilir.

Hirokazu Koreeda hayatın içinden karakterleri ve olayları, sakin ama estetik bir dille sinemaya taşıyan bir yönetmen. Kendisinin bu yıl içinde Our Little Sister (Umimachi Diary\ Küçük Kız Kardeşim) isimli filmini de izlemiş ve yine çok sevmiştim. Her iki film de dingin ama hisliydi. 


Shoplifters - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


24 Saat Açık Kitapçının Sırrı (Robin Sloan) | Kitap Yorumu

Yazar: Robin Sloan, Çevirmen: Zeynep Yedierler,
Yayınevi: Trend Kitap

Clay Jannon ekonomik krizin vurduğu genç işsizlerden biridir. Uzun süredir iş bulamayan bir grafik tasarımcı olarak çareyi alanı dışında bir işte çalışmakta bulur. 24 saat açık olan bir kitapçının gece vardiyasında tezgahtar olarak işe giren Clay, bu sessiz kitapçıda tuhaf olayların gerçekleştiğini fark eder. İki kısma ayrılan dükkanın bir bölümünde sıradan kitaplar yer alırken, diğer kısmında eski, ciltli ve özel basım kitaplar yer almaktadır. Özel baskı olan bu kitapları tezgahtarların inceleme izni yoktur. Dükkana gelen az sayıdaki müşteri de özel bir üyelikle ödünç alabildikleri bu özel basım gizemli kitaplar hakkında ketum davranmaktadır. Dükkandaki bu gizemin ardındaki sırrı çözmek isteyen Clay, Google şirketinde çalışan kız arkadaşının yardımıyla kendini bir maceranın içinde bulur. Bu macerada gizli bir kitap cemiyetinin iç yüzüne dair bilgiler edinecek ve gizemli patronu Penumbra ile değişen çağın getirdiklerini eski öğretilerle birleştirmenin yollarını arayacaktır.

Bu, çok sıkıcı bir kitaptı! Bakın, bir kitap yorumumda, evet evet bizzat kendi kaleme aldığım kendi kelime ve düşüncelerimden oluşan KENDİ YORUMUMDA, bile asla ama asla ilk cümlemden beni okuyanları etkilemek istemez ve bir kitaptan hoşlanmasam bile onun hakkında bu kadar keskin olumsuz bir yargıda bulunmazdım. Ama bu kitap beni o kadar bunalttı o kadar bunalttı ki, yıllardır yapmadığım bir şeyi yaparak kitabı atlayarak okumak zorunda kaldım! Bu kitaptan önce müthiş bir kitap okumuştum ve okumaya dair iştahım müthiş fazlaydı. Ancak bu kitap... bu kitap... Beni neredeyse okuyamama sendromuna sürükleyecekti! (Belki de sürüklemiştir...)

Çerezlik bir kitap olduğu için zaten kütüphaneden ödünç aldım. Cidden tek beklentim kafamı dağıtmasıydı. Aslında fena da başlamadı. Tam da beklediğim gibi basit bir anlatım ve konu beni karşıladı. Kitabın ilk yarısını, zorlama bulduğum kısımları olsa bile, güle oynaya okudum ettim. Hatta yazarın tarzını birazcık Matt Haig'e bile benzettim (ki kendisinin kitaplarını da çerezlik kategorisinde değerlendirir ama akıcı olmalarından mütevellit, severim). Ancak gel zaman git zaman bu Googlecılarla tarikatçılar arasındaki çatışma o kadar zorlama bir noktaya evrildi ki, kitap bile kendinden sıkılmış olabilir bence. Çünkü akmadı akmadı. Birkaç bölüm atlasam bile aman kitabı nasıl ele geçiririz, şifreyi neyleriz cart curt diye diye okurun oyalanmaya devam edildiği bir akış devam ediyordu.

Aslında kitabın çıkış noktası güzel. Gizemli bir kitapçı dükkanı, dırı dırı. Bu dükkanın sahibi de keza öyle, tatlı sert ve bu ona gizem katıyor. Açıklanmayan pek çok giz arka planda. Dahası tüm bunları açığa çıkarmak için ölüp biten, biraz da şaşkın bir ana karakter var. Arka plandaki gelenek-teknoloji çatışması da tat katmış. Ama... Kitabın asıl patladığı nokta bence tek bir konu üzerinden gitmeye çalışmasıydı. Hal böyle olunca bu tek konu yetersiz kalmış, akış yavaşlamıştı. Bu ana konuyu besleyecek başka yan olaylar olsaydı, bence yazar da üç yüz sayfa boyunca aynı şeyleri tekrar tekrar ve tekrar anlatmaktan kurtulurdu. Dahası, kitapta tek bir olay olduğu için bu olayın saçmalığı da bariz bir şekilde kendini belli ediyordu. Yani olay çok ahım şahım, vaooov bir şey olsa veya en olmadı azıcık ucundan ters köşe etse, tamam diyeceğim başım üstüne... Ama o da yok! Zaten kitabın isminde bile geçen ''sır'' çok da sır değildi bence ve kitabın yarısına gelmeden zaten çözüldü. Kitapta başka bir olay da yaşanmadığı için, bu sırrı takip eden olaylar zinciri kitabın sayfa sayısını uzatmak için yazılmış zorlama olaylar olarak kalmıştı (benim gözümde). Yine o kadar da haksızlık etmeyim, acaba bundan sonra ne olur merakı da hep bir cılız ışık olarak vardı ama olaylar gerçekten o kadar zorlamaydı ki, bir yerden sonra kitaba ilgimi kaybetmek zorunda kaldım. Bakın kaybettim demiyorum, kaybetmek zorunda kaldım resmen...

Biraz sinirlendim açıkçası. Bu kitabı ne güzel çerezlik kitap ihtiyacımı karşılarım, arada hoş olur diye okumaya başlamıştım. Hatta kitabı görünce almak üzere olduğum diğer kitabı yerine bırakmıştım da merakla bu kitaba koşmuştum. Cık cık cık, her şey boşunaymış.

Ben kitabı beğenmedim. Hatta yılın en beğenmediğim kitabı oldu. İroniktir ki, yılın ilk kitabını da aşırı beğenmiştim. Neyse hayatta ve kitaplarda böyle şeyler olabiliyor tabii.

Kitaplarla kalın.


Mary and The Witch's Flower (Meari to majo no hana\ Mary ve Cadı Çiçeği) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Hiromasa Yonebayashi 

Senarist: Riko Sakaguchi, Hiromasa Yonebayashi

Yapımı: 2017 - Japonya 


''Herkesin seni şanssızlık getiren kara kedi olarak görmesi zor olsa gerek. Fakat ben de benzerim. Benim de bu kızıl saçlarım var ve birlikte yemek yiyebileceğim bir arkadaşım yok. El attığım her şeyi batırıyorum.''


Kaynak: Pinterest

Mary Smith'in başı söz dinlemeyen kabarık kızıl saçlarıyla derttedir. Charlotte teyzesinin evinde geçireceği zaman boyunca yeni bir ortama alışacak olmak, hele de saçları böyle söz dinlemezken, Mary için oldukça gerginlik veren bir hal alır. Mary çevresine yararlı olmak için çabalar ancak görünen o ki iyi olduğu pek bir konu da yoktur. Üstelik ona ''kızıl maymun'' lakabını takan sinir bozucu çocuk Peter da çok olmaktadır! Tüm bunlar küçük Mary'nin sinirlerini bozar. Bu süreçte ona iyi gelen tek şey küçük dostu Tib ile olan arkadaşlığıdır. Tib de Mary gibi farklı görünen biridir ancak onun aksine bu farklılığını tüm karizmasıyla taşır. Tib, güzel mi güzel bir kara kedidir. 

Mary bir gün ormanın derinliklerinde gece uçuşu çiçeği isminde güzel ve gizemli bir çiçek bulur. Bu çiçeğin tek özelliği güzelliği değildir. Cadı çiçeği olarak da bilinen bu çiçek, kişiye sihirli güçleri kullanabilme özelliği vermektedir. Ona önemli bir şey anlatmaya çalışan dostu Tib'in peşine takılan Mary, bu gizemli çiçeği kullanır ve Tib ile birlikte kendini bulutların ötesindeki ünlü bir cadı okulunda bulur. Bu okula girişi de çıkışı da kolay olmayacaktır. Film boyunca Mary'nin cadı rolü yaparak girdiği bu okulda yaşadıklarını ve öğrendiği gizemli sırları izleriz. Bu yolculukta Mary başlangıçta yalpalasa da, zamanla, bir insan olarak kendi içindeki sihri kullanabilmeyi öğrenecektir.

Tatlı mı tatlı bir film. Açıkçası filmi yalnızca ismi için bile izlemek istiyordum. Öte yandan filmin afişi uzun süredir karşıma çıkıyordu. Ben de yıl bitmeden izleyip aradan çıkarmak istedim. Hikaye şirin ve dikkate değer olsa da, malesef zayıf kalmıştı. Bu görüşümde pek tabi daha evvel büyük ustaların elinden çıkmış anime filmleri izlememin de etkisi olabilir, bunu belirtmeliyim. Filmin çizimleri de sevimliydi ancak, muhtemelen yine çizim tekniği olarak çok daha iyi animeler izlediğimden, bazı detaylar gözüme çok çarptı ve dikkat etmeden duramadım. 

Örneğin bazı sahnelerde arka plan çok durgunken karakterlerin hareket halinde olması gözümü yoran bir durumdu. Animasyon çizimleri hakkında teknik bir bilgim olmasa da, bu çizimler bana sanki sabit bir arka plan fonunun önüne hareket eden karakterler eklenmiş gibi bir düşünce verdi. Hal böyle olunca arka fon ile ön kısım arasında uyumsuzluk hissettim. Çünkü izlediğim diğer animelerde genelde sahne bir bütün halinde akar durumdaydı. Bu teknik detay da animeleri çizim olmaktan çıkarıp adeta gerçek dünyada geçen birer filme dönüştürüyordu. Ancak bu filmde bu yoktu dediğim gibi.

Dikkatimi çeken bir diğer detay da karakterlerin Batılılaştırılmaya çalışılması oldu. Karakterlerin fiziksel özellikleri tipik anime karakteri ile Avrupai görünüm arasında bir yerdeydi. Aynı şekilde karakter isimleri de Batı ülkelerinin isimlerinden seçilmişti (Mary, Peter, Charlotte gibi). Bunda tabi ki bir sorun yok ama ben animelerde Japon olan Japon karakterleri izlemekten daha çok keyif alıyorum doğrusu. Bu nedenle Avrupalı havası verilmiş karakterleri (ki Japonca konuşmaları işi daha da karmaşık hale getiriyordu) garipsedim ve pek de hoşuma gitmedi. Ancak tüm bunların nedeni filmin İngiliz yazar Mary Stewart'ın The Little Broomstick (Küçük Süpürge) isimli kitabından uyarlanmış olmasıymış. Ben filmi orijinal dili olan Japonca'dan izledim ancak fragmanını araştırırken fark ettim ki İngiliz aksanlı İngilizce bir versiyonu da bulunuyor. Ayrıca filmin uyarlandığı kitabın da çevirisi var mı diye baktım ama malesef bulamadım.

Tüm bu olumsuz gibi görünen eleştirilerim aslında tam bir olumsuzluk barındırmıyor. Sadece, filmin güzel bir konusu olduğunu düşünmekle birlikte, bu konunun yeterince güzel değerlendirilemediğini düşünüyorum. Konu olarak ilgi çekici ancak çizim tekniği, müzikler ve akış yönünden güçlendirilebilir bulduğum bir film oldu. Film beni izlediğim diğer anime filmler kadar etkilemese de, izlediğime memnun oldum. Sürükleyici ve dediğim gibi sevimli bir film. İçerisinde dostluk ve sihir barındıran her hikaye gibi güzel bir kendini kabul etme yolculuğu. İlgisini çekenlere öneririm.


Mary and the Witch's Flower - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Popüler Yayınlar