Kuşları çok seviyorum.
Sanki, varlıklarıyla bile dünyayı güzelleştirmeye katkı sağlıyorlarmış gibi.
Kuş deyince de, hangi kuş, sorusu akla geliyor tabii. Güvercin, keklik,
baykuş... belki pelikan? Hatta karga! Ne?.. Karga gördüğümde eğer aramızda cam
varsa çok heyecanlanıyorum ve içim pır pır oluyor. Aramızda cam yoksa da çok
heyecanlanıyorum ama bu sefer içimdeki uçuş hızlanıyor. Sanki kalbimin kanat
çırpması gibi. Pır pır... Por por? Par par? :)
Evet! Doğru tanımlamayı
buldum. Kuşlar, kalbime kanat çırptırıyorlar. Her kuş farklı şekilde uçmayı
öğretiyor sanki. Bazen, sanki, bir hedefe atılır gibi kendinden emin, bazen
kandırdım der gibi aniden alçalıp yükselen bir süzülüşle... Hatta bazen kah yerde
sekip kah birkaç karış yükselerek. Ama hep aynı: İstediği gibi. Bazı kuşlar
bazı uçuş şekillerini daha çok seviyorlar. Belki de bu şekilde uçtuklarında
daha fiyakalı göründüklerini düşünüyorlardır. Sonuçta fiyakalı görünmek
güzeldir, cesaret verir. Peki yeteneğimizi gösterdiğimiz anlar, en fiyakalı
halimiz midir? Yoksa en fiyakalı halimizi mi yeteneğimiz yaparız? Kuşlar buna
yanıt veremiyorlar ne yazık ki. Hem, onların böyle gereksiz sorular üzerine
düşündüklerini sanmıyorum. Düşünmek yerine sadece uçuyor olmalılar.
Vaktiyle anneannemlerin
bir muhabbet kuşu vardı. Ben ilkokula gidiyordum. Ona dair hatırladığım üç şey
var:
1) Maviydi ve adı da
yaratıcı bir şekilde Boncuk'tu.
2) Çok zeki ve
konuşkandı. Bunu hatırlıyorum, çünkü kelimeleri hızla kapardı ve sanırım bu
beni eğlendiriyordu.
3) Güvendiği insanların
kafasına, omzuna konmayı severdi. Babamla bir fotoğrafı bile var.
Onu sanırım en çok
teyzem severdi. Boncuk'un ölümü trajikti. Belki de onu şu anda bile hatırlıyor
oluşumun sebebi budur. Öldüğünde teyzemin çok fazla ağladığını ve hatta evin
arkasında ona bir mezar kazdığımızı hatırlıyorum. Ben sadece şaşkındım ama teyzemi
anlamış olmalıyım. Ben de küçükken balıklarımdan ayrı düştüğümde benzer bir his
deneyimlemiştim. Aynısı değil belki; ama benzer. Bu nedenle, bir hayvanı
sahiplenmeye hep çekindim sanırım. İşin içinde başka nedenler de vardı tabii.
Aslında bundan çok sonrasında eeeennn büyük hayallerimden birisi Mrs.\ Mr. Aomame
ile birlikte yaşamak olmuştu. Niye ''-du\ -tu'' diyorsam, hala böyle bir hayalim var.
Bu hayalimin gerçekleşmesine biraz var; ama yine de orada. Bak sana da
gösterdim işte, bir yıldız gibi parlıyor. Gördün mü? Sonuçta, yıldızlara
bakarken onların ne kadar uzakta olduğu fikri ilk aklımıza gelen şey olmaz.
Çoğu zaman? İlk olarak parlaklıklarına bakarız. Nasıl da gecenin içinde asılı
durduklarına. Hayaller de böyle. Nasıl da asılı duruyorlar, değil mi?
Acaba kuşlar isteseler
gökyüzünde asılı durabilir miydi? Ah! Bu ne çocukça bir soru! Neden ''saçma''
diye düşündüğümüz fikirler için bazı durumlarda (kimi zaman çoğu durumda)
''çocukça'' deriz ki? Bence çocuklar en mantıklı düşünen insanlardır. Mesela bak
geçen gün herkes hurraaa diye otobüse koştururken arkamdan ince bir ses
yükselmiş ve yanındaki muhtemelen abisine ''neden insanlar sıraya girmezler
ki'' demişti. O an bu ince sesin somurtuşuma çarptığı andı ve bu çarpış beni
gıdıkladı. Sonra da gülümsedim.
Kuşlar da beni gıdıklıyorlar. Aman canım, dudaklarımı gıdıklıyorlar işte. Ama hepsi değil... Özellikle de bir kafesin içinde sıkış tepiş satılmayı bekleyen kuşları görünce içimi öfkeyle karışık bir hüzün kaplıyor. Çünkü kimse bunu hak etmez! Hiç kimse ve hiçbir şey. Zaten kafesler onlar için çok hüzünlü yerler olmalı. Bir de öyle sıkış tepiş olduklarında, sanki neden orada kısılıp kaldıklarını anlamak ister gibi bir o yana bir bu yana hopluyorlar. Tabii yeterli alanları varsa! En değerli varlıkları öylece bekliyor sırtlarında... Kullanılmadan. Keşke hepsini özgür bırakabilsem diye düşünüyorum ne zaman bindiğim otobüs o kuş dükkanının önünden geçse.
(23.01.24)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder