Bugün bir sürü güzel
şey gördüm. Ancak elimde hiçbirinin fotoğrafı yok. Fotoğrafları olmadığı için o
şeyler de mi yok sayılır? Hafızamdaki görüntüler bile silik silik. Sanki eski
bir dünyanın arşivinden çıkmış kadar eski fotoğraflar bir anda bir antika pazarında
veya sahafta karşıma çıkmış da onların aşınmış, hatta yer yer silinmiş,
tozlanmış... bozulmuş yüzlerine bir anlığına bakmışım ve yıllar içinde
kaybolacakları zihin arşivimde bir köşeye dizmişim gibi bir durum.
O anların bir
fotoğrafları olsaydı onlara bir öykü yazabilir miydik?
Sanırım pek çok şeyi
yazma sebebim bu. Anlara görüntüler çizme telaşım. Böylece onların zamanla
kaçınılmaz olarak silikleşecek imgelerine gelecekte de ulaşabilmem için kendime
bir çeşit yol haritası çıkarma çabam. Zamandaki kısa duraklar. Otobüs trafikte
ilerlerken geride kalan bir baba, oğul ve köpeklerinin silüeti. Köpeğin yüzünde
bir gülümseme var, gerçekten var ve baba olduğunu düşündüğüm adam köpeğin
tasmasını küçük oğluna veriyor. Bazıları bunu sakıncalı bulabilir. Ancak köpek,
çocuğu dinliyor, hatta en yakın arkadaş gibi görünüyorlar. Sonra üç kız çocuğu
bir bisikletin başında. Kızlardan biri bisiklete binmiş, diğer ikisi onun iki
yanında hem arkadaşlarını tutuyorlar hem de ona bisikleti sürmeye dair
incelikli talimatlar veriyorlar. Tabii bir de o kilit cümle: Yapabilirsinnn!
Acaba kızın ismi neydi? Duyduğumu anımsıyorum ama bu ismi daha şimdiden
unuttum... Bu kızların hemen yan taraflarında köşe başında yeni yeni baş vermiş
beyaz çiçeklerle dolu bir ağaç. En azından şu dalların bir fotoğrafını çeksem...
Olmaz. Hem yorgunum, hem elim dolu... Hem de, evet malesef, kim uğraşacak.
Küçükken anneannemlerin
mahallesinde bir dere yolu vardı. O yolun adı öyleydi, sana daha evvel
anlatmıştım. Neyse o yol... Pek çok oyunu oynamak için idealdi. Araba geçmediği
için dilediğince koşup oynayabilir, top sektirebilir ve arkadaşlarını bu topla hedef
alabilirdin. Yerdeki renkli taşlar seksek oynamak için çok uygundu. Çevredeki
evlerin köşe başları saklambacın anahtar noktalarıydı. Oyunu gören çocuklar
aranıza katılabilirdi. Herkes herkesle arkadaş olabilirdi.
Kendi mahallemde
arkadaşım yoktu. Çünkü küçükken kendi evimden çok, anneannemlerde kalırdım. Bu
nedenle hafta sonları evime döndüğümde içim buruk olurdu. Cuma en sevdiğim
gündü. Tören çıkışında eşyalarımı hazırlar babamla sohbet ede ede evimize
yürürdük. Babam acaba beni dinler miydi, bunu o günlerde de merak ederdim.
Şimdi merakımın yerini bu konuyu aklıma getirdiğimde nereden geldiğini
çözemediğim göz dolmaları aldı. Sanırım bu kadar eften püften bir şeyle bile
baş etmekte kötüyüm. Gerçi bu, baş edilecek bir şey mi emin değilim. Zaten
üzerinden çok uzun zaman geçti. Benim bile zihin arşivime sığamayacak kadar
uzun süre.
Pazar günlerine dair
tek sevdiğim şey, evet yine, akşamları babamla sohbet ederek anneanneme
yürüyüşlerimizdi. Bunu anlar mıydı... Bunu da merak ederdim. Bugün,
anlamadığına eminim. Zihnimdeki o silik fotoğrafların kıymetini babam bir gün
bile anlamadı, bugün bunu bildiğimi biliyorum. Ama sorunum bu değil. Sorunum...
o fotoğraflar. Keşke hiç var olmasalardı. Bazen böyle düşünüyorum. Keşke, keşke
diye geçiriyorum içimden... keşke hiç, daha evet eeennnnn başında, fotoğraf
çeken bir kız olmasaydım.
Ben aslında kendimi
anlatmayı hiç sevmem. Fotoğrafları anlatmayı severim. Bugün bunu düşündüm.
Bugün bunu farklı kelimelerle düşündüm. Hayat çok kısa. Aklımdan geçen cümle
buydu. Hayat çok kısa İlkay, bunu söyledim kendime bir iç sesin bilgeliğiyle.
Bu cümle aynı anda hem sıcacık hem buz gibiydi. Bazen geçen zamanımı
değerlendiremediğimi düşündüğüm zamanlar olur. Bazen kalan zamanımın ne kadar
yıl olursa olsun (uzunluğuyla hiçbir zaman ilgilenmedim ve bu hep gözümü
korkuttu) en uzun insan ömrünün bile kısa olduğunu düşündüm. Ancak şu cümleyi,
hayatın kısa olduğuna dair bu basit gerçeği öylece ortada hiçbir şey bile
yokken aklıma getirdiğimde bunun arka planında ne geçmiş ne de gelecekteki
olan, olmayan veya olası yaşantılar ve yıllar yoktu. Aklımda olan tek şey,
bugün bile doğsaydım, bunun yine de kısa bir yaşam olacağıydı. Bu kadar kısa
bir şey için kendimi gereksiz üzdüğüm, sıktığım ve bahaneler bulduğumdu.
Bu dünyaya neden gelmiş
olabileceğimi çok sık düşündüm. Şu karşımdaki takvimdeki pembe kazaklı
halimleyken bile bunu düşünürdüm. Ben neden buradayım? Yanılgım, yaşama dair
yanılgım, evet bundan çok çok çok öncesinde çoktan başlamıştı. Tüm o uzun
yıllar boyunca en dibimde olan tek şey, kalbimde bir dersin ortasında
-ilginçtir o anı çok net hatırlıyorum- aniden beliren bir pusulaydı. Çok derin
bir istek, hayır içgörü. Tüm hayatım bu içgörünün karanlığında bir ateşi
yakmaya uğraşarak geçti.
Bugün fark ediyorum ki
bunun hiçbir önemi yoktu. Ben o ateş için didinir, ağlar sızlar, yalvarırken...
çok değerli bulunup hiç değer göremezken... Nerede bu bana söylenen değer, hani
nerede nerede nerede!? Yok. Sen yapmalısın, böyle derler. Ne aptalca bir çaba.
Kıymetli ama aptalca. Kısa bir insan ömrüne çok daha güzel fotoğraflar
sığdırabilirsin. Bak ömrüm eriyor işte yanı başımda... İzmirli bir kardan adam
gibi. :)
Hissettiğim his ne
acaba... Hala bunu düşünen bir yanım var. Birine yalnızlık desem bana inanır
mı? Ben kendime inanır mıyım? Yalnızlığın ne olduğuna dair algımı kaybedeli çok
oldu. Bu his, o kadar derinlerime işledi ki... flaşının ışığı ruhumdan sızıyor.
Ruhumu bu hisle parlattım sanırım. Bir şeyin hangi amaçla var olduğu onun
varlığına siniyor. Ne yaparsam yapayım, bu his beni bırakmayacak. Çünkü
yalnızlık, senin bir şey yapmanla gitmez. Bu, bu mavi-yeşil-kahve-gri gezegene
dair öğrendiğim en derin gerçekti.
Sanırım kırgınım. Bunu
sana itiraf etmek istiyorum. Sonra bu yazımı yok edebilirim. Veya etmem.
Bilmiyorum. Ama şimdi, işte itiraf ediyorum. Çok kırgınım. Veya az? İkisinin
arasında çok da büyük bir fark yok sanki. Hissettiğim şey... Haksızlığa
uğramışlık hissi. Evet, tam olarak böyle hissediyorum. Başkalarına hiç
uğraşmadan verilen şeyler... uğruna ağladığım, kendimi yeniden yeniden deştiğim
şeyler...
İnsanların fotoğrafı
çekilir, oysa ben sadece fotoğraf çeken bir kızım. Hissettiğim his tam olarak
bu.
(10.03.26)
![]() |
| Yeşil Ceketli Kadın, August Macke, 1913. Uygarlığın Ayak İzleri - Batı Resminde Aşk ve Bazı Küçük Felaketler, Celil Sadık, Epsilon Yay. |
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder