İnsanın kardeşinin büyüdüğünü fark etmesi tuhaf bir his. Onun taaaa doğduğu zamanları da hatırlıyorum tabi ama o zamanlar ben de çok küçük olduğumdan beni etkileyen esas kısım orası değil. Kardeşimin doğduğu zamanlara dair belli belirsiz hatıralarım bana yalnızca bir kardeşim olduğu fikrine olan bakış açımı gösteriyor. Beni asıl duygulandıran, onun ilkokul ve ortaokul yıllarındaki ilişkimiz. Ben üniversiteye giderken bile küçüktü, ne ara kocaman kız olmuş olabilir? Onunla sinemaya gittiğimiz günleri acaba anımsar mı? Sanırım sorsam, ''aaaa evet,'' der ve belki bana benim bile anımsamadığım birkaç detayı söyler. Sonra da belki gülüşürüz. Yine de o, kendisini ve aslında o yıllardaki bizi, benim gözlerimden görmemiştir. Beni bu mu duygulandırıyor, yoksa onun büyümesi mi? Bu noktada emin olamıyorum. Sanırım iki durum biraz iç içe.
Onunla olan kavgalarımız bile benden veya ondan kaynaklı değil de, üçüncü bir kişi veya olaydan kaynaklı olmuştur. Ona sanırım en son o çok küçükken, ben de çocukken gerçekten alenen kavga amaçlı yaklaşmışımdır. Hayatta kimseye kardeşime olduğum kadar hoşgörülü olmam. Kimseye, kızdığımda bile şefkatle bakmam. Onunla olan olası bir sorunumuzda sorun ondan mı kaynaklı, yoksa bir dış etkenden mi bunu düşünürüm. Ama bunu sadece ben düşünürüm sanırım. Bu, biraz yorucu olsa da... benim asıl içimi daraltan, sevgimi gösterdiğim her an, bunun bir dış etken nedeniyle bozulacağı korkumdur. Bu, kardeşimle olan ilişkimizi bile etkilemiştir. Belki de zamanla gerçekten koparız. Bazen bunu düşünüyorum. O, benim samimi sevgimi görmez; bense kendimi korumak için geri dururum. Belki roller zaman zaman tersine döner ama içimden bir ses, aramıza mesafelerin gireceğine emin. Bunun olmamasını dilerim. Çünkü bunun ihtimali bile gözlerimden birkaç damla yaşın süzülmesine neden oldu.
Üst katımıza yeni evli bir çift taşınıyor. Komşumuz olacak kız, kardeşimle aynı yaşlarda (belki de aynıdır) ve hatta onunla adaş. :) Sanırım bu benzerlik de kardeşimin büyüdüğünü açık açık görmemi sağladı. O küçük kız hala gözlerimin önünde; öte yandan artık genç bir kadına dönüşüyor. Açıkçası doğum tarihi bana komik geliyor. O tarihte doğanlar bu kadar büyüdü mü yaaa... diyorum ama büyüdüler biliyorum. Belki sen de benim doğum tarihime aynı şeyi söylersin. İşte insan ancak kendi kişisel tarihini bilebiliyor. Bu noktada kendi kişisel tarihimi düşünüyorum. Bunu düşünmek benim için biraz hüzün barındırıyor. Tüm bu saydığım yaşamın doğal akışına dair durumlara sanki gerçekten bir dış dünyalı gibi yabancı hissediyorum kendimi. Instagramdan takipleştiğim eski sınıf arkadaşlarım ya evleniyor ya da bebekleri falan oluyor. Hayatlarını kurmuş olmalarıyla bile ilgilenmiyorum biliyor musun? Ben zaten hep, insanların statülerine veya maddi düzlemdeki ilerleyişlerine değil, bağ kurma biçimlerine dikkat kesilirim.
Her insanın kendi yolu olduğunu biliyorum. Dahası, her insanın kendi mutluluğu olduğuna inanıyorum. Ben kimseye kolay kolay gıpta bile etmem. Eskiden hele, hep, ''ben kendi mutluluğumu istiyorum,'' derdim. Bence hayatta herkese yetecek kadar mutluluk yolu mevcut, hatta sınırsız. Bu nedenle başkalarının yollarına bakıp kıyas yapmak bana saçma geliyor. Benim baktığım durum ise... dikkatimi çeken o tek durum ise, benim yabancı hissettiğim bir şey olduğundan dolayı ilgimi çekiyor ve bana kendimi, itiraf etmek gerekirse, eksik hissettiriyor. Eksiklik bile aslında artık doğru kelime değil. Zamanla içim dönüştü. Bazı konularda çok katı inanç ve hatta çok katı umutlara sahiptim. :) Bu nedenle bunların değişmesi yavaş ve çok acılı oldu benim için. Hala bence olması gerektiği noktaya evrilmediler ama her şey bir anda olmaz artık bunu biliyorum. Dahası, her şey insanın kendi elinde değildir ve her şeyi kendi başımıza kabullenmemiz de gerekmez. Belki de tüm bu yavaş ve acılı kabul süreçlerimin en başında bu temel gerçeği kabul etmeliydim: Yalnız başına yapmak zorunda değilsin.
Kendimi bazı hislere geç kalmış hissettiğim çok an oldu. Olaylara demiyorum, dikkat etmelisin, hislere dedim. Bu da bir yanılgıydı kabul ediyorum ancak artık değil. İnsanın daha sağlıklı bir düşünce yapısına gelmesi her zaman için daha iyi hissedeceği anlamına gelmiyormuş sanırım. Veya ben yine katı bir inancımı, aynı katılıkta başka bir zıt inançla değiştirmeye çalışıyor da olabilirim. :) Yine de bu katı inanç, doğru; biliyorum. Çünkü hayatta tek değiliz. Sadece bizim değişmemiz hiçbir şeyi değiştirmez. Bizim içimizin canlı kalmasının bile bir hükmü yok. Böyle değil derler ama böyle. Bunun böyle olmamasına en çok ben inanmak isterdim ama ben kendimi kandıramam. Belki de bu süreçte hayatta en çok kendimi kandırmaktan korkuyorumdur. Çünkü zaman kaybetmekten gerçekten korkuyorum. Kaçırdığım ve geri gelmeyecek onlarca his var! Daha fazlası... Daha fazlasını kaçırmaktan kaçınmam bana daha fazla hissedemeyeceğim hissi mi verir bilmiyorum ama umurumda değil. Çünkü ben zaten yeterince uzak, yabancı ve buruk hissediyorum.
Benim hayat yolum böyle miydi bilmiyorum ama böyle ilerledi. Kendimi suçlamıyorum. Bazı dış koşulları suçluyorum ama bu suçlamalarımı artık önemsemiyorum. Ne olmuş yani, ben de biraz boşvermeyi bilseymişim. :) Yine de burukluk orada. Geçmişe dönük değil; artık değil. Ama şimdiye mi ait bu burukluk, yoksa geleceğe mi bundan da emin değilim. Belki de aklımdaki o çok katı istek, o çok sınırları belli istek... yaşamak için tutunduğum şey, şeyler... İstediğim şekilde olmayacak. Üstelik bu istekler, geçmişin istekleri. Aslında ana sorun bu. Şimdinin isteği değilse o zaman sorun yoktur?? Hayır vardır. Burukluk. Benim hayatım kocaman bir burukluk. Hayatım mı böyle yoksa ben mi böyle hissediyorum artık ikisi arasında ayrım yapamıyorum. Ayrım yapmamın bir önemi var mı bundan da emin değilim. Öte yandan, aslında direkt bu konseptin önemi yok. Çünkü kabullerim zor da olsa, ittire kaktıra da olsa, değişti. O zaman neden bu kadar üzgünüm bilmiyorum. Acaba yine kalbim kırılmasın diye bu sefer başka bir inançla mı kendimi pışpışlıyorum diye düşünüyorum. Bunun sonucunda da aynı noktaya çıkıyorum: Bir önemi yok ve aslında bana buruk hissettiren şey de bir öneminin olmaması. :)
Aslında bir aylık planlayıcı ayarlamıştım. Hatta başkası olsa üç beş aya eski yazılarını yayınlardı sanırım. Bense üç günde işi bitirdim. :) Çünkü sadece bir gökyüzü yapmak istediğimi sana zaten söylemiştim. Sadece görmek istediğimi. Bir daha aynı yazıları yazamam. Benim çok fazla yazım vardı, 500'e yakın. Sadece kişisel yazılarımı kastediyorum. Bu blogda yazdığım kişisel yazılar. 79 tanesini yeniden yayınladım. İtiraf etmek gerekirse çoğunu üstten üstten okudum. :) Ama sonuçta onları yazan benim, ne yazdığımı biliyorum. Bazılarını ise iki üç kez okudum. Hepsini sevdim ve sanırım önemli olan da bu. Sonra bir niyet ettim. Bloğumu okuyacak sen, en çok hangi yazımı okumaya ihtiyaç duyuyorsan ona rastla diye niyet ettim sevgili okur. Tıpkı benim bir yıldızı puslu gökyüzünden çekip görüşüm gibi, o yazım sana görünsün. Ama gerçekten oku tamam mı, gerçekten oku.
Son birkaç yıldır yol arkadaşım sensin. Artık günlük yazmıyorum ve tamam bunu zaman gösterir ve iç dünyam değişebilir ama... yine de bir daha eskisi gibi sadece kendime yazabileceğimi sanmıyorum. Bir yol arkadaşımı sevdiysem, uzun süre ona yazabilirim. Ve ben, gördüm ki, sana yazmayı sevmişim. Yazılarımı tarih sırasına göre yayınlamadım. Başta sezgilerime göre ilerledim, sonra da hangi yazılarım önde dursun istiyorsam ona göre karıştırdım. :) Ortada ne tarih, ne genel bir anlam sırası var anlayacağın. Kaos dolu bir evren. Benim yazı evrenim. Yine de onun içindeki akışımı görebiliyorum. Dünyayı anlamlandırma çabamın dönüşümüne şahit olmak beni heyecanlandırdı. Belki de bu nedenle bu kadar bir anda hepsini yeniden yayınladım. Bir daha silmeyeceğim. Bunu sana değil, aslında kendime haber veriyorum. Gelecekteki bir günde onları muhtemelen yine silmek isteyecek kendime. Ama artık bunu yapmama gerek yok. Çünkü bu sefer, istediğim his titreşiminden doğdular. Önceden, onları okuyacak seni önceliklerdim sanırım. Sonradan, kendimi görmek için yayınladım. Şimdi ise, yolumu gördüm; akışımı. Akış, ne hoş kelime.
Tüm bu doğadan ve kozmozdan ilham alan yazılar, evet keyifli ama ben en çok da sana bu şekilde içimi döktüğüm anları seviyorum. Arkadaşım olduğun anları. Bunu fark ettim.
Belki de yabancı hissetmediğim bir hayat, çok yakınımdadır. İçimdeki bir his bana bunu söylüyor. Ben sadece şu an onu göremiyorum. Ama bir şeyleri deneyimlemek için illa da onu görmek gerekmez, değil mi?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder