Kitaplar okuyor, filmler izliyoruz. Sonra belki
onlar üzerine düşünüyoruz. Hatta belki o kitap veya filmler kimi zaman aklımıza
geliyor. Sözgelimi, ınstagramda gezinirken :) veya birileriyle sohbet muhabbet
ederken. Hatta belki, beni anlayanlar çıkacaktır, öylece oturmuş kendi kendine
dalmışken bile. Ancak düşündüğümüz tam olarak ne oluyor? O kitabın\ filmin
konusu mu? Karakterlerin eylemlerinin akışı, doğruluğu\ yanlışlığı veya
havalılığı mı? Yoksa... edebi değeri veya psikolojik anlamı mı?
Karakterlere, en azından genellikle, faydacı bir
yerden bakma eğilimindeyiz değil mi? Onları sadece yazıldıkları kurgu kadarınca
değerlendiriyoruz. Bunda aslında bir bakıma haklıyız da; çünkü onları ancak
gördüğümüz kurgunun sınırları kadarınca tanıyoruz. Öte yandan bu karakterin de
kendi düş ve düşün dünyası olduğunu unutuyoruz. Onun da, her ne kadar kurgu
dahilinde bunu görsek de, bir benliği olduğunu aklımıza getirmiyoruz.
Geçen gün aklıma aslında yakınlarda okuduğum ama
karakterlerine yeterince ilgi göstermediğimi düşündüğüm bir kitap geldi:
Bitmeyecek Öykü. Kitaba bayılmıştım! Kitabı dikkatli okuduğumu,
severek de okuduğumu söyleyebilirim ancak onu okudum ve bitti. Kitabı, onu
okuduğum aralık ayının son günlerinde bıraktım. Zaman onun zihnimdeki izlerini
yavaş yavaş (hatta şimdiden başladı) silecek ve geriye belki de sadece, ''o
kitabı çok sevmiştim,'' cümlesi kalacak. Kitabın bana verdiği hoş his benimle
kalacak ancak öte yandan karakterler zamanla benim için hiçliğe karışacaklar.
Bazı sevdiğim karakterleri toplayıp partilemek
falan isterdim. Şöyle tematik partiler yapıyorlar ya (herhangi bir kurgusal
evreni simgeleyen) bayılıyorum. Sanırım bazı karakterlerin neler yaptığını
zamanla unutabiliyoruz ancak onların benliğimizle uyumlu gördüğümüz veya bize
bir şeyler ekleyen ya da bizden bir şeyler çıkaran parçaları (tamam! bizi
değiştiren parçaları) bizimle kalıyor. Böyle olunca da karakter bir şekilde
bizden ayrılmamış oluyor. Çünkü içimizdeki bir yerle karakterde gördüğümüz bir
yan biz bile belki fark etmeden birbirine kaynaşıyor. Bu nedenle de bazen bazı
karakterleri düşünebiliyoruz ancak düşündüğümüz aslında çoğu zaman karakterin
kendimizde saklamaya değer gördüğümüz parçası oluyor.
Bu aslında gerçek yaşantımızdaki ilişkilerimiz
için de geçerli. Birileriyle artık bir arada olmadığında bile onu ancak içinde
seninle kaynaşmış (sadece olumlu olmak zorunda değil, olumsuz da olabilir)
parçası kadar anımsıyorsun. Bu bakımdan acaba gerçekte kimse kimseyi gerçekten
göremiyor mu merak ediyorum.
Bazen bazı karakterleri keşke ben yazsaydım diye
düşündüğüm de çıkıyor. Bazen bazı karakterleri kurgu evreninden çekip
çıkarabildiği için bazı yazarlara\ bazense senarist-yönetmenlere imreniyorum.
Böyle karakterleri ben de yazabilirim veya daha iyi yazabilirim diye
düşünüyorum. Bence tam olarak bu kalıpla olmasa bile kurgusal ürünleri tüketen
herkes bir noktada bunu düşünüyor ki bu karakterleri benimsiyor ve bir bakıma
onları zihinlerinde yeniden yaratıyorlar. Belki de insanın en ön plana çıkan
özelliklerinden biri de budur.
Bir karakterle bir araya gelme ihtiyacımı sanırım
günlüklerime isim takarak bir şekilde gidermeye çalışıyormuşum. Böyle yaparak
hem o karakterin en azından bazı yanlarıyla kaynaşıyor, hem de karakter ile
kendimi bir şekilde ayrıştırabiliyorum. Anlatılarda yazar ile okur arasında bir
noktada birleşim oluyor. Okur aslında kendisi kadarını anlam dünyasına katıyor.
Yazar ne yazarsa yazsın, aklındaki gerçekliği her okuruna aynen aktaramaz.
Dikte etse bile bunu yapamaz. Üniversitede bununla ilgili makale ödevleri
hazırlamıştık veya ben hazırlamıştım. Metin yazar okur bağlamında bir şeyler,
hey gidi. :)
Makale yazmayı açıkçası hep çok sevmişimdir. Bu
işler tam benlik. Küçükken bile -o zaman bilgisayarımız yoktu- kardeşimin (evet
benim bile değildi ahahah) oyuncak laptopunu alıp bir şeyler yazıyor gibi
yapardım. Ondan da öncesinde 2.'cil dereceden sevgili kuzenimin anneannesinin
evindeki ansiklopedileri karıştırır, bir çeşit araştırma görevlerini yapardık.
Sahi... acaba o ansiklopedilerle nasıl oyunlar uydururduk? Hatırladığım tek şey
cilt cilt dizilmiş o kalın kitaplar ve onları karıştırışımız. Hatta bazı sayfaları
belli belirsiz zihnime kazınmış.
Kitaplar da belli belirsiz zihnimize kazınmış
parçaların birleşimi gibi oluyor zamanla. Özellikle aktif olarak kitap okuyan
insanlar bu durumu sıkça yaşarlar diye düşünüyorum. Çünkü bir yerden sonra
artık okumak senin için alışkanlık falan da olmuyor. Benim için öyle en
azından. Belki (benim takipçimsen) fark ettiğin üzere bazen çok fazla okuyorum,
bazense hiç okumuyorum. Bu bende şey gibi çalışıyor biraz, susadığımda su içmek
gibi. Bazen resmen içim kavruluyor, öyle zamanlarda delicesine okuyorum. Bazense,
zamanım olsa bile, okuyasım gelmez.
Bence bu da insanın içindeki parçalarla ilgili
bir şey. Anlam katmanlarının yer değiştirdiği aşamalarda farklı anlatılarda
gezinmek bana iyi geliyor. Ancak bir noktada durulup onları sindirmeye ihtiyaç
duyuyorum ve aslında bunu bilinçli bir çabayla ve hatta bilinçli zihnimle bile
yapmıyorum. Aslında benim gibi olan okurlarda okumayı alışkanlık boyutundan
çıkaran da bence bu oluyor. Okumak daha doğal bir hale evriliyor. Çünkü sonuçta
kendini bildin bileli okuyorsun, bu, yürümek gibi bir şey. Evet kaslarını çalıştırmalısın,
sağlığın için yürümeyi alışkanlık edinmelisin ama yürümeyi seçmediğinde de
yürümeyi unutmuyorsun. İşte, kitaplarla geliştirilen bağ da bir noktadan sonra
böyle gelişiyor diye düşünüyorum.
Acaba karakterle olan bağım da mı buraya evrilmiş
ki? Her neyse. Yine de bazı karakterlerle toplaşıp sadece eğlenmek falan
isterdim. Evet bunu isterdim. Onlardan bilgece öğütler veya sorularıma yanıtlar
almayı değil, bazı sevdiğim karakterlerle sadece eğlenceli, keyifli, hoş vakit
geçirmek isterdim. Bu arada Bitmeyecek Öykü kitabı sadece bir örnekti. Bu
kurgunun fantastik dünyasının katmanları, beni benliğimdeki misafir odasına
yerleşmiş diğer karakterleri düşünmeye itmiş olmalı. Buluşmak istediğim isimler
başka kitap ve filmlerden\ dizilerden.
(10.02.26)
![]() |
| Healer (dizi) |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder