Özel olarak dilek
dilenen yerleri seviyorum. Evet bir mumun tepesinde... ahahahahha. Hayır tabi
ki! Özel olarak dilek dilenmek için ayrılmış bazı yerler. Bilmiyorum, ben de
hayatım boyunca sanırım bir kere denk geldim böyle bir yere. İki yıl önce.
Güzel bir manzarası, ağrıları geçirdiği rivayet edilen taşları ve dilekleri
gökyüzüne hızla ulaştırdığı söylenen bir postası... aman hayır, ama dileklerin
ona yaslandığımızda kabul olduğu inancını taşıyan bir taşı vardı. Tabi ki
ücretsizdi bunların hepsi, yoksa orada ne işim var?
Ben en çok etraftaki
ağaçları ve güneşin dallar arasından süzülüşünü sevmiştim. Bir de tabii şu
dilek taşı nerde nerde olmuştum kabul. O taşa yaslandığımda ne hissetmiştim
acaba? Bir taşın aracılığıyla isteklerin kabul olması fikrine bir ''cadı'' olan
ben bile inanmam ancak... Böyle şeyleri severim işte. Böyle şeyleri düşünmeyi
değil, hissetmeyi severim. Bak gerçekten kerameti de burada bence. Hissetmekte.
O an, önümde güzel bir
manzara uzandığından da olacak, dileğim kabul olmuş gibi değil ama zaten
benimmiş gibi hissetmiştim. Ah... dileğim öyle uzundu ki eminim Eminem (veya
Ceza) moda bağlayıp bir nefeste -tabii içimden- koca paragraflık bir istek
tasvirini dile getirmişimdir. Belki de birkaç istek, kabul. Sonuçta bu bir,
evet, dilek taşıydı. Hatta ben dilek dilerken halam fotoğrafımı bile çekmiş
ahahAHAHHAHAHA. Ciddiyim, dilek dileme anım belgeli. :)
Fotoğrafıma yakın
zamanda bakmadım ama şu an gözümün önüne geliyor. Hayır seninle falan
paylaşamam. Evet, düşünceli bir yüz ifadem var. Düşünceli ama yumuşak bir
ifade. Sanırım içimden bir duayı fısıldar gibi dileğimi geçirirken biraz
yorulmuşum ve sırayı falan karıştırırsam her şey bozulacakmış gibi tedirgin
olmuşum. Bir de tabii sanırım... benden sonra da dilek dileyecek birileri vardı
ahahhahah.
O manzara, dileğime
dolmuştu hatırlıyorum. Çünkü o manzaraya bakarak onu düşündüm. Cümlelerimi
hızla bitirmek için karıştırdığım kelimelerimi o manzara sakinleştirmişti.
Şşşşşş, sakin ol der gibi değil hayır. Buradasın der gibi mi acaba? Hayır. O
manzarayı izler gibi.
En sevdiğim yazılarımın
sevdiğim şeylerden bahsettiğim yazılarım olduğunu fark ettim. Sevdiğim
şeylerden bahsederken gerçekte olduğum öz benliğime geliyorum. Tüm
düşüncelerden ve bu düşüncelerin getirdiği hırs, tedirginlik, umutsuzluk, kafa
karışıklığı temalı hislerden sıyrılarak, sadece, anlatıyorum. Ah ben hep
doğallıkla anlatırım ama... Nasıl desem? Hadi sana soruyorum sevgili okur,
nasıl diyeyim, nasıl tasvir edeyim sence bu hissi?
Sanırım ben, bir
şeyleri başkalarına gösterme isteğiyle doğdum. Herkesin belli ihtiyaçları öne
çıkar ya, işte benimki de bu: Göstermek. Bunu yaptığımda ruhumun yaşına
geliyorum. Ve aslında en önemlisi, yapısına.
Babam eskiden hep
''artık yaşlandım'' derdi. Oysa hala genç denebilecek bir yaştaydı. Bir de
yakışıklıydı vallahi. Ona hala biraz kırgın olmasam hala yakışıklı derdim. Hadi
diyeyim... Hala yakışıklı, babam. Ben çocukken beni cuma okul töreninden almaya
gelmişti de o zamanki yakın arkadaşım o senin baban mıydı diye şaşırmıştı.
AHhahahha, niye şaşırmıştı bilmem. Genç bulmuştu aslında, ki o kadar da genç
değildi yani benim yaşımda çocuğu olacak yaştaydı o zaman. Ama o arkadaşımın
abla ve abisi vardı, babasının yaşı daha büyüktü. Bu nedenle onun gözüne babam
genç gelmiş ve gerçekten şaşırmıştı ahahhaha.
Buna karşın babam hep,
yeri geldikçe (ki bunun yeri ne zaman gelir ki), ''artık yaşlandım'' derdi. Ah!
Ben de bir zamandan sonra ona ''evet sen yaşlandın'' demeye başlamıştım. Hiç
böyle düşünmesem de, onu onaylıyordum. Evet babacığım artık yaşın kemale erdi,
çok yaşlandın. Sonra babam bozulmaya başladı ahahhahah. Böyledir ama, bazen
insan bu yolla kendini değerli hissetmek ister. Biri onu onaylayınca ise
bozulur. Sonrasında babamın ağzından bir kere bile ''ben yaşlandım'' ve türevi
cümle duymadım. Görev başarılı.
Geçen gün annem, genç
hissettiğimizi söylersek, genç olacağımızı yine yaşlandığından şikayet eden
başka birine söylemişti. Annemin de kendini yaşlı gördüğü zamanları
anımsamasam, bu söylemi takdirle karşılardım. Yine de ondaki çocuksu neşeyi
seviyorum sanırım. Gerçekten genç bir ruhu olmasını da. Belki de zamanla
gençleşen veya gençliğini hatırlayan bir ruhtur bu, olabilir.
Ben bazen kendimi her
şeye geç kalmış gibi hissediyorum. Çünkü, beni bir ''cırcır böceği kız'' yapan
en temel özelliğimin altında eziliyorum. Bu özelliğin bakımının yapılması
gerekiyor biliyor musun sevgili okur? Yoksa, şşşş bu bir sır, seni yaşlandığına
dair bir çeşit illüzyona inandırıyor. Üstelik, günışığına aşık bir ruhun olsa
bile, buna kolayca inanabiliyorsun. Neden biliyor musun? Çünkü üst üste
deneyimlediğin tek şey bu oluyor. Yeteneğin, seni eziyor. Seninle bu kadar çok
konuşmamızın sebebi bile bu. Biliyorum, bu çok çok çok fazlasıyla çok geçici
bir çözüm. Yine de beni koruyor.
Işığın hareketlerini
izlemeyi hep çok sevmişimdir. Sanırım kendime benzettiğimden. Ne!? Sahiden
öyle. Ben kurgusal yaşamımda bir ışıktım yavrum. Öyleydim, evet! Bu nedenle de
bana, evet, en çok ışık ilham verir.
Bir önceki
fotoğrafçılık konuşmamı yazarken aklıma Küçük Bir Kesit yazılarım geldi. O
karakterleri yazmayı özlediğimi fark ettim. Ah hayır yeniden falan yazamam.
Hayır baştan da yazmayacağım, en azından sana baştan yazmayacağım. Belki blog
dışında yazarım ama sana değil sevgili okur. Yine de belki, hani bir gün,
onları iki kapak arasından okuyabilirsin. Onları kolayca tanıyabilirsin.
Biliyorum. Belki o kitabı sana ithaf ederim. Evet olabilir. Neptün'den
gelenlere veya böyle karmaşık ama afili bir ithaf. Keyifli olur.
Onları özledim. Hayır
yazmayı değil, onları özledim. Onları ilk kez gördüğüm anı hatırlamıyorum ancak
ışıkla bir ilgisi olmalı. O sıralar şiir de yazıyordum bak. Gördüğüm her şey,
ilhamımdı. Bitmek tükenmez bir hissediş. Bunu mu özlüyorum acaba? Yine görüyorum
ama hissedemiyorum. Görebilme gücüm beni zehirledi, ondan.
O hikayedeki, Küçük Bir
Kesit'teki, kızı çok net görmüştüm. Onun gibi olmak istediğim için değil, o
olduğum için. Diğer erkek karakteri hiç göremedim. Son bölümde belki biraz.
Bana kendini göstermedi, gıcık. Adı bile birkaç kez değişti. Gerçi Aslı'nın da
adı birkaç kez değişmişti neyse. İsim bulmakta iyi değilim. İsim karaktere tam
oturmalı, yoksa yok.
Onları liseye giderken
yazıyordum. Dolmuşta orda burda. Daha evvel de anlattım birkaç kez. Bir küçük
karalama defterine yazardım. O an (anlamlı) birine söylemek istediğim bir söz
varsa, onu yazardım. Yaptığım sadece buydu. Aslıyla çok benziyorduk gerçekten.
Hele bazı sahneler, şu an gözlerimin önüne geliyor. Mesela ne hikmetse Ozan
sabahın köründe Aslılara gitmiş ay yok artık ahhahaha. Birlikte kuş yuvasındaki
yavrulara bakacaklardı. Ancak o an güneş mi doğuyordu öyle bir şey. Ozan'ın o
zaman bir sesi yoktu, evet aslında temel neden onun sesini duyamamamdı. İlginç
mi? Öyle bence de. Ama ben, onu duyamadan yazamadım işte. Bir de tamam, biraz
farklı bir karakter yazmak istemiş olabilirim. Duyma engelli bir karakter. Veya
depresyonda veya travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bir karakter. Ozan
konuşamıyor muydu yoksa konuşmayı seçmiyor muydu? Buna bir süre ben bile karar
verememiştim doğrusu. Neyse, o sabaha geri dönelim.
Ben de gün ışığını
izliyordum. Onu birine göstermeyi çok mu isterdim acaba? Tam olarak değil.
Biraz ama bu nedenle Aslı'nın içine girmemiştim. Zaten Aslı'nın içinde de
değildim. Sadece ona, kendi ihtiyaçlarımı yaşattım. Güzel şeyleri birine, evet
tamam biraz zorla :), göstermek. O bölümde, o sahnede, bunu Aslı da söylüyor.
Ennnn büyük korkumu. İsteyen gidip bakar vallahi (onca bölüm içinde o sahneyi
bulana alkış).
Sonra bir tane de dağ
başında düğüne gitme sahneleri vardı. Hani şu kulağı işine geleni işiten amcalı
bölüm ahahahah. O bölümde çok gülmüştüm. Bir dizide izlesem o dizi kesin favori
ve konfor alanı dizilerimden olurdu. Aslı Ozanla dağ başını duman almış yürüyüşlerinden
bile korkmazdı. Çok ilginç, ondan acaba neden hiç korkmazdı? Onu
sinirlendirmeyi çok severdi. Bunu ben de severdim. Aslı'nın onu sinirlendirdiği
kısımları yazdıktan sonra okumayı yani. Gerçek yaşamda tam olarak böyle olmaz.
Ama o satırlarda, sadece Ozan'ın gıcık kapma anını görmez, hislerini de
anlardık. Ozan'ın gözlerindeki genç kadını görmek, tüm seri boyunca en çok
ilgimi çeken şey olmuştur.
Sonradan da uzun süre
devam ettim bu seriye ama aynı tadı vermedi. Dil ve anlatımı en iyisi olan
Sevgili Bezelyecik serisiydi. Oysa en az kalbimden gelen de o.
Aslı başka bir kurguda
yaşasaydı, sanırım ben olurdu. Bu his güzel. Biz onunla aynı şeyi yapıyoruz.
Başka bir şekilde. İkimiz de aynı soruyu soruyoruz: Onun var olduğunu
görüyor musun?
Tek fark; o bir kişiye
soruyor, ben birçok kişiye.
Bir şeyleri göstermeyi
bu yüzden seviyorum sanırım. Bu sorunun varlığı için. Onun var olduğunu
görüyor musun? Bir şeyin varlığını, başkalarının gözlerinde de var etmek için.
Veya tam olarak bu olmasa da, bir şeyin varlığını birlikte hissetmemiz için. O
orada ama bizim içimizde nerede? Bunu sorgulamayı seviyorum. Bir şeyin benim
içimdeki konumunu, yeri defalarca değişecek olsa bile, yeniden yeniden bulmayı
seviyorum. Buldurmayı da kabul.
Hissetmek canlı
hissettiren bir şey. Çünkü hissedince, varlığını görüyorsun. Kendi varlığını.
Bu dünyadaki konumunu. Bu nedenle de gençleşiyorsun. Zaten gençsen bile,
gençleşiyorsun. Yaşlıysan da öyle, gençleşiyorsun. Zaten ruh yaşlanmaz ki, ruh
deneyimler. Oysa hissetmeyen ruh, üzülür. Üzüntü bir histen ziyade,
düşüncelerin tortu oluşturması bence. Hayal kırıklığı da böyle. Hayallerinin
üstünü, amalarının kaplaması. Böylece onları görememen. Tüm diğerlerinin
arasındaki kendini görememen.
Beni hayatta en çok
kıran şey, bir şeyler gösterdiğim kişilerin bana bir şeyler göstermeyi
seçmemeleri olmuştur. Bu doğru, evet, hayatta en çok bu nedenle birisine
kırılmışımdır.
Bir zamanlar en büyük
korkum olan şeyden artık korkmuyorum. Çünkü onu aştım. 18 yaş civarındaki ben,
küçüktü değil mi? Bunu fark ediyorum. Gerçekten küçüktü. Kendine o kadar
yüklenmemeli. O eğer zamanın bir noktasında hala nefes alıp veriyorsa, ona
gidip bunu demek isterdim: ''Kendine yüklenmemelisin.'' Ve eklerdim: ''Sen
benim biriciğimsin, tekimsin. Gül hadi.'' İşte böyle derdim.
O bana bir şey demezdi.
Şaşırırdı. Bunun üzerine düşünür ve sana bir blog yazısı yazardı sevgili okur.
Ne derdi acaba? Ah dur... ''Bugün yanıma tuhaf bir kız geldi ve bana tuhaf
tuhaf şeyler dedi. Şöyle hissettim...'' ahahhahahahah :)
Sadece söylediğim şeyi
kabul etsene be kızım. Sadece kabul et işte.
Onu dışarıdan
görüyorum. Nasıl göründüğüne bakıyorum. Hala özgüvensiz. Kendini güzel buluyor
aslında. Ah itiraf etmek gerekirse çevresinde ondan bilmişi de yok. Bu nedenle
mi yalnız hissediyordu acaba? Böyle sanıyor. Belki böyledir, o zaman için
öyledir. Birini sevmek istiyor. Kendini sevmek istiyor. Bunu gerçekten çok
istediğini biliyorum. Bunu bana biri öğretemez mi diye düşünüyor. Bu konuda
dilekleri bile var. Çok yanlış dilekler. Zaten bir işe de yaramaz ki.
Gittikçe daha da güzel
olduğunu düşünüyor. Gerçekten de öyle. Cildiyle ilgili sorunları olsa da,
kendini çok beğendiği kesin. O zaman neden... diye düşünüyorum. Karakteri de
iyi. Üstüne... bilgili de. Kültürlü bir kız hani. Yetenekli bile sayılabilir.
Ama niye? Niye kendini kabul edemiyor acaba?
Bu noktada ona
yaklaşmama izin vermiyor. Beni susturmuyor da. Üzgün bile değil. Kendini
değersiz de hissetmiyor. Aksine, değerli olduğunu hep bildi. Ama kendini yine
de gerçekten sevmiyor. Hiç sevmedi. Bunu istediğinde bile başaramadı. Bu
gerçekten üzücü. Onun kendisini sevmesini çok isterdim.
İşin komik yanı, o bana
yani geleceğine hep aynı şeyi yazdı: Çok değerlisin. Kendini sev. Kendine
güven. Mutlu yaşa. Ve türevi şeyler.
Ben kendimi sevmeyi
ondan öğrendim biliyor musun? Bu biraz kalbimi kırıyor doğrusu. Yine de ona
teşekkür etmeliyim. O olmasaydı yapamazdım. Kendimi nasıl sevebileceğimi
bilemezdim.
İnsan kendini sevmek
için bile birine ihtiyaç duyabilir. Ben duydum. Sessizliği duydum. Çok uzun bir
süre. Hoş değildi. Ama işe yaramış gibi görünüyor.
Kendimi sevince, her
şey çözülecek sandım. Genç, çocuk ve saftım. Bu da değerli. En azından bir
yaşama sığdırılabilecek en değerli şeylerden biri, o yaşamı yaşayan kendini
sevmendir. Yine de... seni tutan bağları bir kenara koyabilmen için yetmiyor.
Kafam karışık. Onun da
karışık mıydı diye merak ediyorum. Değil gibiydi. Çünkü benden çok daha gençti.
Önündeki yılların güvencesini taşıyordu. Bir şeyler yaparım herhalde diye
düşünüyordu. Ah... beni görse hayal kırıklığı yaşayacağını hissediyorum. Çok üzülürdü.
Benim kabul ettiğim, sindirdiğim ve hissettiğim her şeye çok üzülürdü. Bana
kızmazdı, anlardı ama... Bana neden yardım etmedin derdi sanırım. Ben sana
güvenmiştim derdi belki de.
Üzgünüm İlkay. Ben de
çok üzgünüm ve benim güvenebileceğim kimse de yok. Yıllar, benden herkesi,
önümdeki olası İlkayları aldı.
Ben varım, şimdide
varım. Tüm sorumluluk bende. Dümen bende. Ve bu, çok… Nasıl bir şey bilmiyorum.
Bildiğim tek şey, bunu ne kadar çabuk içselleştirirsem, o kadar kolay olur.
(26.03.26)
![]() |
| Bunu lisedeyken çekmiştim, sabah oturmalarımdan. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder