İlkbahar bana, toprakla
gökyüzünün buluştuğu an gibi hissettiriyor. Topraktan fışkıran yeşil renk,
sanki gökyüzünü daha net görebilmemiz için bizi itekliyor gibi değil mi?
Bir an'ı düşünüyorum.
Ağaçlarla dolu bir yerdi. Ne güzeldi. Böyle yerleri hep çok severim zaten.
İnsanların da olduğu, ağaçlarla dolu yerleri. Orası zaten genel olarak ağaçlı
bir yerdi. Gökyüzünü kucaklayan ağaçları gözlerimle izlemek, her zamanki gibi bana
yetmemişti. Böyle anları, en çok da böyle anları paylaşmaya dair içimde hep çok
baskın bir istek duyuyorum. Aslında ortada belirgin bir olay bile yok... belki
de durum da yoktur. O halde ne var? Ağaçların yeşilinin göğe yükseldiği o anda,
herkese yetecek kadar gördüğüm şey ne?
Kendimle ilgili
kurduğum ilk hayal, böyle bir sahnede başlıyordu. En sevdiğim anları içeren bir
yerde. Yeşilin topraktan fışkırdığı ve gökyüzünde bulutların ilerlediği bir
yerde. Bunu hep çok sevdim. Belki de böyle anlar bana hep çok doğal geldiği
için, en sevdiğim o ilk gerçek hayalim, o anlardan birinde başladı.
Onu size anlatamam.
Anlatırsam gerçek olmazmış. Hani bilirsiniz, öyle derler. Bunu düşünmek bana
iyi geliyor. İnsanın yarın için sakladığı bir zarfı olmalı. O zarfın içine
kendinden bir şey koymalı. Tam olarak bilmemeli içinde ne olduğunu ama
kendinden koyduğu o tek parça yine de ona yol göstermeli belki de.
Benim hep basit
hayallerim oldu. Belki de hep, kendimden var olacak bir şey istediğim içindir.
Huzur böyle anlarda gizlidir. Böyle duygularda ve noktalarda. Kendi içinden
çıkardığın bir filiz, hangi gökyüzüne uzanabilir bunu bilemezsin. Yine de
gökyüzüne uzanan ağaçlar hep güzeldir değil mi? Biz sadece, o ağacın büyüme
yolculuğuna gün gün dikkat kesilmeyiz veya dikkat kesilmeme eğilimindeyiz.
Böyle de olmalı belki de. Bir filizin kocaman bir ağaca dönüştüğü fikri insana
özgürlük hissi veren şeylerden biri gibi geliyor bana. Topraktan gökyüzüne
uzanan bir hal. Ne tatlı.
Bundan 2-3 yıl evvel
ağaçlarla ilgili bir kitap okumuştum. Hermann Hesse'nin Ağaçlar isimli
kitabıydı. Kitaba kütüphane raflarında rastlayana kadar onun varlığından bile
bihaberdim. Buna karşın onu gördüğüm anda coşkuyla doldum. Sen ne güzel bir
kitapsın!, dedim. İtiraf etmek gerekirse kitabı ilk gördüğüm anı net olarak
anımsamıyorum; buna karşın coşkum hala kalbimde taze. Kitabı kucaklamış
olmalıyım. Beni heyecanlandıran kitaplara ilk önce hep sarılırım. Onları
tanısam da, tanımasam da.
Bu kitabı sıcak yaz
günlerinde okumuştum. Buna karşın ve belki de bu nedenle, bu kitap bana gölge
oluşturmuştu. Onu cırcır böceklerinin ve kuş seslerinin ötüşü eşliğinde
okurken, ağaçların yeşilinin gökyüzüyle buluştuğu anlara tanık olduğum
zamanlardaki huzurla dolmuştum. Bu kitabı tek bir sıfatın içine sıkıştıracak
olsaydım, huzurlu derdim.
Böyle kitaplar ve böyle
anlar, insanın şahsi zaman kapsülünde ona duraklar veriyor olmalı. Bu duraklar
sayesinde, kalbimizin odacıklarında ferahlama imkanı buluyoruz ve düş gücümüzü
taze tutuyoruz. Düş gücü pek çok hayalin ve gerçeğin ötesindedir. Evet, bir
hayali var etmeye yarayan düş kurma yeteneğimiz aslında hayalin kendisinden
bağımsız bir noktadaki gücümüzdür. Hayaller kırılgan varlıklardır. Bu, pes
etmemizi gerektirmez biliyorum. Sen de bilmelisin. Yine de, zaman değişir ve
biz de öyle. Bu söz, çok sevdiğim çocukluk şarkımın içinde geçiyordu: ''Zaman
değişti ama ben de öyle.''
Bu şarkıyı dinlerken en
sevdiğim kısım burasıydı. O şarkının en çok klibini sevmiştim. O klibi ergenlik
yıllarımın her gününe yaymış olabilirim. Ne tatlı günlerdi! O şarkıcıyı görmek
genç kalbimi ısıttığı gibi, zihnime de serinlik verirdi. Bunun dışında o
şarkısı, bambaşkaydı benim için. Şarkıcıdan bile ayrı bir noktada. Neden
böyleydi... Bunu o zamanlar yalnızca hissediyor ancak üzerine düşünmüyordum.
Nedenini kalbimde duyumsuyor ve hatta yavaş yavaş ilgi alanlarımın arasına
katıyor ama yine de bilinçli zihnimle sorgulamıyordum.
O şarkıcının
şarkılarında gördüğüm genel tema, o klipte toplanmıştı. Yaşamı çekiyordu
klibinde genç şarkıcı. Birlikte turneye çıktığı arkadaşları onu tek başına
bıraktığında, başta bozuluyordu. Ancak sonrasında elindeki fotoğraf makinesini
kullanmaya karar veriyor ve... keşfediyordu. Ona aşık olduğum an bu klipte
yaşıyordu. Ciddiyim! O şarkıcıya aşık olmuştum. Bunun sebebi, onda tanıdık bir
şey görmemdi. Zaten bir şeye tam da böyle hayranlık geliştirmez miyiz?
Hayranlık geliştirdiğimiz kişi veya şeyde, kendimizden bir parça görürüz. Yoksa
zaten o kişi ve şeyi algılayamazdık bile.
Bir şarkı yazsaydım tam
olarak öyle bir şarkı yazardım sanırım. Hatta direkt olarak o şarkıcının
şarkıları gibi şarkılar. Müziğin kalbini hissettiren şarkılar. Kendimden
çıkardığım ama herkesin kalbinde çarpan anlardan oluşan şarkılar. O şarkıcı,
bunu başarabildiği için ne şanslı! Ben en çok böyle sanatçılara; böyle
yazarlara, şairlere, ressamlara, müzisyenlere, oyunculara ve nicesine hayran
olurum. Çünkü benim kalbimin arzularından biri de hep bu olmuştur.
Bir gün bunu
başarabilecek miyim merak ediyorum. Çünkü ben yolundan hızla sapan bir varlığa
sahibim. Bu neden böyle acaba? Oysa ihtiyacım olan tek şey kararlılık.
İlhamı kaybettiğimizi
sandığımızda bile aslında dışarıda gördüğümüz her şey, bizim içimizde saklanan
noktamızdan yansır. Bu gerçeği bilmek beni ferahlatıyor. İnsan aslında hiçbir
zaman yalnız değildir. Tek başınalığı değil, yalnızlığı kastediyorum. Bazen tek
başına kalabiliriz, ancak insan hiçbir zaman yalnız kalamaz gibi görünüyor. İç
noktamız, bizi tek başınalıktan kurtaran ilham perimiz olabilir. Kendimiz
kendimizin ilham perisi olabilir miyiz? Bu konuda çekincelerim olsa da, neden
olmasın...
Acaba başka birinin
ilham perisi olmak nasıl bir histir? Egoma izin verdiğimde, kendimde bunu sorma
hakkını buluyorum. Özellikle de sanatta buna sıkça rastlarız. Her sanat dalı
kendi sesiyle ilhamını oluşturur. Bir şairin yakaladığı ilham ile bir ressamınki
birbirinden çok farklıdır sözgelimi. Çünkü iki dalın da konuştuğu his dili
farklıdır. Bu nedenle o eseri üreten şair ve ressamlar da ilhamlarını farklı
gözlerle görürler belli ki.
Şairler biraz histerik
oluyorlar, bana alınmasınlar. Onların ilham perileriyle hep bir itiş kakışları
oluyor gibi görünüyor. Ressamları yakından tanımasam da, onlar bu konuda daha
özgür gibiler. Müzisyenler hele, en bilge ilham gözcüleri onlarmış gibi görünüyor.
Belki de ilhamın ve
perilerinin doğası, her mevsimin kendine has titreşiminde gördüğümüz o özgürlük
hissindedir. Bir kurgusal karakter olsaydım, hani belki de, ağaçların yeşili ve
göğün mavisinin gün ışığından yükselen bir ilham perisi olarak doğardım.
İnsan her zaman iyi
hissedemez değil mi? İyi hissetmediğimi veya önceden iyi hissetmediğim anları
itiraf ettiğim yazılarımdan niye çekiniyorum o halde? O da ben değil miyim ve
böylesi, çok daha gerçek değil mi? Birbirinden farklı hisleri deneyimlemem ve bunu
itiraf edecek olgunluğa nihayet erişmem, benim gerçek biri olduğumu, bir insan
olduğumu, göstermez mi? Kendime karşı bu konuda da alan bırakmalıyım. Daha bu
konuda bile kararsızlık duyarsam, nasıl net olmayı bekleyebilirim ki?
Hayır değil, gerçek
değil ve onları tutmak, kararlılık adımı bile değil. Bu sadece, alıştığım
parçamı ve inançlarımı bırakmaya direnişim. Oysa o ben değilim, o sadece
deneyimler bütününe tepki vermiş eski ben. Bunu kabul etmemek insanı döngüde
tutan şey.
İçimizdeki ilham
perisi, tek bir andan doğduğunda bile, dünyayı gezme eğilimindedir. Varlıkların
varoluşlarını sezme, deneyimleme ve hissetme eğiliminde... Bizi yaşatma
eğiliminde, bize yaşadığımızı hissettirme eğiliminde. Duygulardan bile değil,
onları görmekten korkmamalıyız belki de.
Bu noktada
aklıma Abbas Kiarostami'nin 1990 yapımı "Close-Up" (Yakın Plan)
isimli filmindeki şu replik geliyor:
"İlham perime
neden saklandığını sordum. O da bana 'asıl saklanan sensin' dedi. Yüzümüzü
örten maskelerin esirleriyiz. Eğer maskemizden kurtulabilirsek, gerçeğin
güzelliği bizim olacaktır."
![]() |
| Ağaçlar, Hermann Hesse. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder