Dün akşam ilk öykümü anlattım. Ben öykü yazabilen
birisi değilim; hiç olmadım, olamadım. Yazdığım ilk ve tek öykü de dokuz yaş
civarıma ait olmalı. Şimdilerde çoktan geri dönüşmüş olabileceğini düşündüğüm,
veya belki de daha kötüsü tozlanmaya terk edilmiş bir unutulmuş varlık
olmuştur, bir defterin rastgele boş bir sayfasına sıcak, basık ve küçük ancak
sesleri uzakta tutan bir odada yazdığım, hayatımın bu anına kadar varlığını
bile sadece benim bildiğim bir öyküm vardı. Bu öykü tamamen başkasının öyküsünden
''araklamaydı.'' Bir animasyondan. Bunu daha o yaşımda, üstelik kendi öykümü
ilk okumamda anlamıştım. Sonra da o defteri bir köşeye atmış ve öykü yazma
denememin kendisine kızmıştım. Neden o öyküyü benden önce birisi anlatmıştı
ki?! Çok sinir bozucuydu!
Sonra uzun bir süre öykü yazmaya çalışmadım
(ödevlerim dışında).
Yine dokuz yaş civarımda, kendi kendime çok
ilginç bir cümle kurmuştum. Daha sonra yaşım büyüdükçe o yaşımda o cümleyi
kurmama hayret ettiğim bir cümle. O cümle benim içimde kalacak olsa da, öykü
yazamamakla ilgiliydi. Hiçbir zaman bir ''öykümü'' anlatamayacağıma dair kırgın
bir inançla ilgili. O inancı sahiplenmiş miydim bilmiyorum. Sanıyorum ki o
inanç, o anlığına havada duran bir satırdı ve ben o satırı kendime okudum.
Zaman, o satırı ezberledim mi yoksa sorguladım mı diye beni test etmek için o
cümleyi çeşitli zaman aralıklarında karşıma çıkardı. Ben hep o satırı ezbere
bir öyküymüşçesine anlattım. Bazen köşe başlarından, bazen tutunamayacağım
yerlerden, hatta bazen diğer insanların üzerinden ve hatta içinden süzülen o
satır, bana hep ''ben buradayım, bak buradayım,'' dedi.
O küçük odada ilk yazdığım öykü ne üzerineydi çok
da anımsamıyorum ancak bir animasyondan aşırı derecede ilham aldığımı
anlamıştım. Ben çok şey tüketirim ve tükettiğim çoğu şeyi içercesine algılamaya
çalışırım. Filmleri, kitapları... Sadece bunlardan beslenmek hazır paketli
gıdalardan beslenmek gibi bir etki bırakabilir. Evet, yazı yazma serüveninde
sana açlığını sorgulatır ve seni doyurur da; hatta bazı insanlara özgünlük bile
katar. Ancak bende durum öyle işlemiyor. Ben kitap ve filmlerden, yani başkalarının
anlatılarından, kendi dilimi bulmak, diğer bir ifadeyle ''nasıl'' sorusuna
döngüsel yanıtlar şeklinde bir keşif haliyle yaklaşıyorum. Sözgelimi, bu yazar
''nasıl yazmış?'' Hatırı sayılır bir süredir kitapları bu bakış açısıyla okur,
yazarın anlattığı şeyi hangi dille anlattığına bakarım. Daha önceki (sildiğim)
pek çok yazımda da ifade ettiğim gibi, aslında anlatılabilecek her şey
muhtemelen çoktan anlatıldı. Önemli olan senin onu ''nasıl'' anlattığın, yani
özgün sesin, senin bakışın duyuşun ve ifaden olmalı. Bunu da ben diğerlerinin
anlatımı dediğim tüketim içeriklerinden (kitap ve filmler ağırlıklı olarak - ve
evet bunlar tüketim içerikleri ama onları ''nasıl'' tükettiğini sen seçersin.
Fast food gibi mi, tadına vararak mı, ilaç içer gibi mi?) sağlayamam; onlardan
yalnızca, yol haritamı çıkarmak için ilham alabilirim.
Benim bu zaten anlatılmış ürünlerden ''fazla
ilham :)'' almamam için ise deneyimlerimden yola çıkarak yazmam gerekli. Bu
sadece olay boyutlu olmak zorunda değil, bir nesneye yüklediğim anlam da
olabilir. O anlamı dünya tarihinde daha evvel milyonlarca kişi ifade etmiş
olabilir, ancak kimse benim onu nasıl gördüğümü benim ağzımdan duymadı. Ben
olaya, anlatma olayına ve özgünlüğe, biraz da bu pencereden bakıyorum ve bunu
kıymetli buluyorum. Ancak hala daha bir öykü değil, anlatı kuruyorum; diye
düşünüyordum. Bu doğru, ki bunu daha evvel de biraz yakınır bir alt tonla
burada da ifade etmiştim. Neden öykü yazamıyorum? Daha doğrusu, neden öykü
kuramıyorum?
Dil sistemleri üzerine düşünüyorum. Dillerin yapı
farkları hakkında düşünüyorum. İngilizce aslında Türkçeye göre kolay bir dil.
Neye göre kolay-zor kısmı bu yazının konusu değil, buraya değinmeyeceğim. Benim
bahsettiğim durum daha dilin varoluşsal haliyle alakalı. İngilizcede genelde
ana durum ve onu yapan kişiye odaklanılıyor (özne ve eylem). Ancak Türkçe bu
bakımdan bir eylemin kendi içinde bile çok katmanlı bir dil. İçerisinde; kim,
neyi, neden, nasıl, ne zaman, kiminle ve hatta ne cüretle yapmış bunu bile
anlatabilir. İngilizcede de dilin zenginliğini kullanabiliriz, bakın bundan
bahsetmiyorum; daha çok dillerin özünü kavramaya ve bunu ''nasıl anlatıyoruz''
perspektifinden görmeye çalışıyorum. Basit seviyede dil bilgisi düzeyinde iki
dili kıyasladığımızda neyi anlatmaya çalıştığımı daha iyi anlamlandırabiliriz.
İnsanlar nasıl düşünür, bir dilin konuşucuları bunu dillerine kendi
perspektiflerinden aktarırlar.
Öykü kurmak da buna benziyor; insanların aynı
öyküyü farklı yapılarla ifade ederek (nasıl sorusu burada kilit görevde
duruyor) kendi öykülerini oluşturmaları. Bunu her bir insan yapıyor. Bunu her
insan, yazmadan yapıyor. Ben bunu yapma yetisine sahip olmadığımı düşünmeye
başlamıştım. Ben anlatıyorum; ancak anlattığım, öykü olamıyor. Öykü
kuramıyorum. Öyküleri dinliyorum, çoğu durumda anlıyorum ama ben en başta, bir
öykü kuramıyorum. Kendi öykümü kuramadığım için öykülerimi de kurmam, bir
öykünün ana çatısını kendi sesimle var etmem, beni zorluyordu.
Dün akşam gün batımının hemen öncesinde yine
yıldızlarıma gittim. Aslında gün batımlarımı paylaşma hissimin sönükleştiğini
ve bunun dramatik bir yerden değil, doğallıkla ve belki de beni olmam gereken
noktaya getirmek için gerçekleştiğini görüyorum. Bu, başlangıçta kırıcı bir
noktadan olmuştu kabul. Örneğin, bu günbatımını diyelim ki ikimiz birlikte
izliyoruz. Ben bu günbatımını seninle birlikte izlediğimi biliyorum; peki sen,
bu günbatımını benimle birlikte izlediğini biliyor musun? Ben günbatımlarını birisiyle
birlikteyken de tek izlediğimi gördüğüm için bu konuda öykü yazma isteğim de
bitmişti. Oysa ben hayatta en çok, günbatımlarını paylaşmayı severdim. Herkesle
değil, benimle birlikte günbatımını izleyecek birileriyle. Bu, benim temel
kırgınlığımdır.
Şimdi de seninle günbatımlarımı paylaşmıyorum.
Seninle, günbatımlarımdaki beni görüyorum. Hayır, günbatımlarını izleyen beni
gören yıldızlarımı sana anlatıyorum. :)
Yine onlar vardı. Öncesinde ve bir gün batışına
sığabilecek kadar uzun bir süre zarfında, sadece onlar parladı. Çift
yıldızlarım. Bu iki gündür gökyüzünde gezgin bulutları görüyorum. Ben gece\
akşam bulutlarını ayrı bir severim. Hatta en çok o bulutları severim.
Bulutların usul hareketleri bana sanki bulutlar duruyor da, yıldızlar hareket
ediyor gibi hissettiriyor. Sanki her şey bu gök kubbenin içindeymiş ve hatta
uzun süre onları izlersem, gökyüzü yeryüzüne dönmüş de, ben gökyüzünden onları
gözlüyormuşum gibi uçuran bir his. Bu hissi seviyorum. Yıldızlarımın etrafımda
dönmesini.
Onları daha şimdiden özledim. Sabah ezanını
duyduğum şu dakikada, yavaş yavaş ışıkta kaybolacak yıldızlarımı bekleyecek
olmak, aklıma bu özlemi getirdi. Onlara bu akşam da koşmak istiyorum diye
düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu, çok saf bir yerden gelen bir özlem.
Heyecandan doğuyor.
Ben hep öyküler dinledim. Bazen seslerle, bazen
görsellerle, bazen yaşantılarla bu öyküler beni geldi buldu. Anlatılarımı
bunlarla kurdum; içimde ve dışımda. Ancak ben hiç, kendi öykümü anlatmamıştım.
Yıldızlarıma bile. Ben yıldızların da öykülerini gözlemledim. Onlarda pek çok
öykü gördüm. Hatta son iki akşamdır bana bulutlar da değişen yüzleriyle
birlikte çeşitli öyküler anlattılar. Çoktan bilinçaltıma çekilen buluttan
karakterler... Onların öyküsünü yazabilirim; ancak yine de, bu benim öyküm
olmaz. Ben sadece anlatırım. Bulutların bana gösterdiği öyküleri anlatırım.
Oysa dün akşam, hadi bu son müziğim olsun demiş
ve o son müziğe bu nedenle on saat karar verememişken... eskilerden dinlediğim
bir müziğin çalmasıyla, e madem sen ol ne fark edecek, kabullenişiyle arkama
yaslanmıştım. Sonra bacak bacak üstüne attım, bacaklarımın üzerine tüm yükümü
taşıdım. Ellerim çenemde, kafam yıldız bulutlarına dönük duruyordum. Ne
olduğunu bilmem, bir öykü anlatmaya başladım. Önce yavaş, sonra müzik bitmeden
öykümü bitiremeyecek olmamdan telaşlı... anlattım anlattım. Bu öykü beni duygulandırdı.
Çünkü ilk kez ben yıldızları değil, yıldızlar beni dinlemişti. Beni duymalarını
çok istediğimi düşündüm. Yıldızlar, lütfen beni duyun; öykümü duymuş olun...
böyle düşündüm ve galiba onlara iç sesimle fısıldadım bile.
Duydular diye düşünüyorum. Onlar, benim kendi
öykümü de, başkalarından duyduğum öyküleri anlatışımı da, bence hep duydular.
Belki de sadece, benim de duymamı bekleyen, tamam böyle olmasa bile, böyle
olacak olsaydı, bunu bekleyebilecek varlıklar olsalardı (ki bilemeyiz), benim
''nasıl anlatıyorum'' sorumun yanıtını bir öykü anlatarak akıl etmemi... Hayır,
ben bunu çoktan akıl etmiştim ki. Ben bunu, taaa dokuz yaşımda akıl etmiştim.
Ancak yapamadım. Bir öykü kuramadım. Kurduğum öyküler de kendi öykümmüş gibi gelmedi.
Zaten -müş gibi'li ifadelerle yaklaştığın durumlar ne kadar senin olabilir ki?
Oysa bu öykü benimdi. Benim ilk öykümü, dostlarım yıldızlar dinledi
(biliyorum).
Öyküme bir isim vermemiştim. Hala vermedim.
İsimsiz bir öykü, dağılır değil mi? Bunun olmasını istemem. Onun parçalanmasını
istemem. Onun adı, Paylaşmak.
(06.06.26)
![]() |
| Çiçeklenmeler, Melisa Kesmez. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder