Kendi içime demir atmak.

 

Orta yaşlı hallerimi düşünüyorum. Ya da olsa olsa, ilk gençlikten nihayet tam olarak çıktığım ilk olgunluk halimi. Bu zaman dilimim kaç yaşlarıma tekabül eder acaba? Sanırım bu herkes için üç aşağı beş yukarı benzer olmakla birlikte değişim gösteren bir yaş grubu. Bazıları yirmilerinde de bu adıma gelebilir tabi veya bazıları için bu evre kırklara kadar sarkar. Ancak ben otuzlarımı hissediyorum. Belki yirmilerin sonu ve otuzların başı mı? Hayır, otuzların ikinci yarısı değil mi? Evet öyle.

Otuzlarının ikinci yarısında olan çoook hoş bir ablayı instagramdan takip ediyorum. Gerçekten müthiş birisi ancak öyle müthiş birisi olunmaz, doğulur. Benim hamurumda ne var acaba? Ben yalnızca bunu sezebiliyorum. Sezdiğim o titreşimi seviyorum. Yıllar önce de bana böyle olmuştu. Bir hayal beni hayal etmişti; o ana tanık olmuştum. Ben gibiydi ama daha parlaktı. Varlığından yayılan bir ışık. Onun gibi olmak için yaşam hakkında çok düşündüm. Gözlerim öyle parlasın diye, mutluluğu düşündüm. Ancak parlamadı. Yalancı bir ışık. Belki de uzay zamanın bükülmüş bir köşesindeki gerçek parlak ben, sana onu anlatan beni hayal etmişti. Ne saçma bir hayal. Zaten ben onu hayal edemedim.

Bir öykü kitabı okuyorum. Zaten kısacık. Belki bu akşam bile sana anlatabilirim. Ancak onu kısacık diye okumaya başlamadım tabi ki (ve tabi ki bazen böyle şeyler de yaptığım olur, şşş). Bu kitabı yazarı nedeniyle okumaya başladım. Bu yazarın adını nerede görsem, adını kendisinden bağımsız düşünürüm. Bana hep sana bahsettiğim cool ablalardanmış gibi gelir. Yazarlığı bir yana, ben onu kadın kimliğiyle aklıma getiririm sanırım. Okuduğum kitap Tomris Uyar'ın Güzel Yazı Defteri isimli kitabı. İçerisinde kadınlar var, erkekler var; kadınların gözünden erkekler var, erkeklerin gözünden kadınlar var... ve zaman var. 

Bir abla var burada da, Güzin abla. :) Zamansız bir kadınmış. Zamansız bir kadın nasıl olunur ki acep? Önceden olsa böyle şeylere çok gülerdim. Hatta dalgaya alırdım. Tabii bunu yapmadan önce bir bilir kişi edasıyla inciğini cinciğini incelerdim. Önceden olsa... ne kadar önceden? Çok yakından. İnsanın içi bir anda değişebilir mi? Sana önceki bir milyonuncu yazı açıklamamda ''artık eskisi gibi yazamam'' derken neyi kastettiğim fikri aklıma geldi. Daha bu ay bile ''eskisi gibi'' yazdım hadi ama... Neydi eskisi gibi dediğim bu belli. Peki neydi, ''yazamam'' dediğim? 

1. Gerçekten yazamayacağımı ifade etmiştim. Yazmış olmam, yazabildiğim anlamına gelmez. İç dünyam, bazı şeyleri yitirdi. Belki de insan değişirken (veya dönüşürken veya büyürken veya olgunlaşırken veya hepsi birdenken) böyle oluyordur. Bir şeyi verirsin, karşılığında bir şeyi alacağın da meçhul tabi. Bunu zaman gösterebilir. Belki de karşılığında yaş alırsın. Zaman insana bunu vermez mi? Yaş. 2. Öte yandan, ''artık yazamam'' derken, gerçekten yazamadığımı değil de yazmamam gerektiğini de ifade etmiş olabilirim. Artık beni hayal eden ışıklı kızı hayal etmeye çabalamaktan yorulmuş olabilirim. Bazı şeyler olmayınca olmuyor demek ki. Ve demek ki, ışık içeriden farklı şekillerde akıyor. Benimkisinin akış yolu neşe olmasa gerek ya da öyle saf bir parlaklık. Benim içimden akacak veya akan bir ışık varsa bile şayet, bu, damıtılmış bir ışık olurdu. Saf bir ışık değil, benim içimden sıkarak çıkardığım bir ışık. Ya da belki de ben, tüm saf ışığımı boşluğa yaydım. Hor kullandım. Bu nedenle de kendime yetecek ışığım kalmadı.

İnsanların hep kaz ayakları ilgimi çekerdi. Küçükken bile. Belki de bana kaz ayaklarını sevdiren, babamın gülümseyen yüzüydü; olabilir. Çünkü kaz ayakları benim için yaşlanmanın değil, gülüşün sembolü oldu. Gülmeyi anımsatan yaş alma çizgilerini bu nedenle severim. Örneğin kaş arası çizgilerini sevmem. Çünkü çizgiler bize bir insanın nasıl yaşadığını gösterir. Tüm o yıllar boyunca yüzünden yansıttığı kimliğini gösterir. Ben acaba nasıl bir kimlik yansıtacağım, yansıtmış olacağım? Belki de bu soru nedeniyle bir sonraki aşamadaki kendimi, değişen yüzümdeki kendimi merak ediyorumdur.

İnsanlarda ve kendimde (bazen) en sevdiğim bir diğer şey de tok bir sestir. Benim sesim bile değişken. Ancak ciddi ve resmi olduğumdaki tok sesimi ve hastayken değişen cızırtılı sesimi seviyorum. Bu ikincisini üniversiteden arkadaşlarım da severdi. Bana karakter katan bir ses gerçekten. Galiba dümdüz bir kızım ve bunu sevmiyorum.

Dümdüz bir kız olmakta bir sakınca olmasa da, ben hep dümdüz olmayan ablaları seven bir kızdım. Bu nedenle de bunun gerginliğini yaşıyorum. Ancak ben, kendimden çok uzak olan da bir kızım muhtemelen. Yıllar içinde biraz bile kendime yaklaşmışsam bu, yine muhtemelen, diğer bir kişi vesilesiyle olmuştur. Bunu bile mi tek başıma yapamıyorum yani!?

Ben aslında çocuk edebiyatında ''ustalaşmak'' (!) istemiyor(d)um. Tamam bunu da yapabilirim ve gerçekten samimi bir istekle bunu istediğim uzun bir dönem yaşadım. Bunun için çabaladım da ama olmadı. Ben zaten ne zaman bir şeyi istesem... Ah, olumlamacı abla ve abiler bu halime şiddetle karşı çıkıyorlar. Ama ne yani, yalan mı söyleyim!? Yalan söyleyemediğim için mi ruh halimin kayan bir yıldıza düşüşünü izleyip duruyorum. Kendi içime demir atamıyorum, belki de sebep bu.

Çocuk edebiyatı ürünü verebilirim. Çok da güzel yazabilirim. Ama ben ''çocuk kitabı yazarı'' olmak da istemezdim sanırım. -mezdim? Sanırım? Ah, hala mı İlkaycığım... Hala net değilim değil mi? Değişken bir yapı. Bu, bence diğerlerini de korkutuyor. Bö! Beniyse sıkıyor. Ben bana ne olduğumun söylenmesini sevmiyorum. Bu, birini yargılamaktır. Benim bence tüm hayatım varoluşumu (direkt yeryüzünde kapladığım alanı) savunmakla geçti. Tüm bunlar olurken ben nasıl varoluşumu yaşayacaktım?

Dün instagramda takipleştiğim ve çok sevdiğim birinin bir yazısını okudum (şu yazısını). Orada umut kavramına değinmişti. Ben de ona bir yorum bıraktım. Umutla aramın iyi olmadığını ama yarına inanmamız gerektiğini yazdım. Bu ne perhiz ne lahana turşusu gerçekten?! Umut yarına inanmak değilse, o zaman nedir? Bahsettiğim yazıyı ve belki yorumumu okursan anlarsın aslında. En olmadı ne demek istediğimi sezersin. Ancak buna karşın, söylediğim kendi içinde temelde tutarlılık barındırmasına karşın... Neden yarına inanabilecek cesaretteki ben, umudu sevmiyorum? Cevap basit: Yaşantılarım. Öte yandan, ben umuttan ne anlıyorum veya bir zamanlar neyi anlamıştım da hala o eski anlayışın bir uzantısı üzerinden yargıya varıyorum?

Umut, sanırım, bazılarına göre kendiliğinden bir inanç, bazılarına göre bir şeyler yapmayı gerektiren bir durumdur. Muhtemelen gerçek yaşamdaki tezahürü ise hibrit bir duruma karşılık geliyor. Bu oldukça mantıklı, itiraf etmeliyim. Ancak, yine de burada benim uyumlanamadığım (bu nedenle defalarca hayal kırıklığı yaşadığım) bir durum var. Dış koşullar. Evet, bu. Hayatta benim kadar sorumluluk alan birini tanımadım, tanıyacağımı da artık sanmıyorum. Ben önce kendime bakarım, sonra karşıya. En sonda da tüm oluşuma ve oluşa. Sonra yine kendime. :) Ancak bu denklem her olay ve duruma uymuyor. Belki de benim umut tanımım bile hep emek temelliydi. Evet öyleydi. Konu sadece maddi\ somut dünya konusu olmadığında bile, bir aşkı düşlerken (ve korkarken, şşşş) bile... hep önce kendime baktım. Kendi sorumluluğuma. İkinci durumlardan ben ne anlarım, pas geç gitsin. Benim robot zihnim bunu kavramaz bile. Öte yandan ilk durum için kırgınım. Çok kırgınım sevgili okur(um). Çünkü ben dürüst bir yerden sevmek ve emek vermek istemiştim. Ben hayatımda benim kadar... Tamam tamam evet ondan da tanıyamam. Az zırlayıp döneceğim.

Kendimi görüyorum. Bu sefer hayalim mi beni hayal ediyor, ben mi onu ayırt edemiyorum. Belki de ikisi arasında bir ayrım yok. (Ya da sadece instagramda görüp hayran olduğum cool ablanın etkisinde kalmış da olabilirim...) Onun saf bir parlaklığı yok. Biraz korkutucu bir yanı var. Yumuşak bir enerji ama bu korkutuculuk bir sezgi gibi insana çarpıyor. Kötücül değil, kırgın bir korkutuculuk. O seni önemsemez ki. O kimseyi önemsemez. İnsan olarak önemser. Çok önemser hem de. Tüm kişilerin ve şeylerin varoluşunu önemser. Belki hala merak bile ediyordur (çünkü ruhu bundan yapılmış). Yine de... içindeki boş alanlar bile kendi mülkü. Asla birine veya bir şeye ait olmayacak. Bunda onun için kabullenilmiş bir kırıcılık, onu izleyenler için sezilen bir korkutuculuk var.

Hala yazmayı sevdiğini görebiliyorum. Belki Tanrı ona bu yeteneği verdi. Belki de o bu dünyanın yaşamında bu beceriye sıkı sıkı tutundu. İkisi arasında bile pek bir ayrım yok. Bizler savrulmamak için hep bir şeylere tutunmaz mıyız? O da işte öyle biri. Kaç yaşında kestirmek zor. Genç bir görünüşü olsa da, eskisi kadar değil. Belki de çocukluğundan beri ''büyümek istediği'' yaşa nihayet gelmiştir. Umarım o yaşta durur. Kaç yıl yaşarsa yaşasın, aynı enerjide durmasını ve onu gördüğüm o kısa andaki gibi cool durmasını temenni ederim.

Olmasa da onu severdim. Ama o bana, şu anki genişleyebilecek algı noktama, en çok benzeyen şey gibi görünüyor. Önceden olsa, sana, ''o olmak istiyorum'' derdim. Bunu kendime de der miydim bilmiyorum. Kelimelerle desem de, gerçekten der... Derdim. Ama o ben değilsem, o benim içimdeki bir potansiyel değilse, o halde beni nasıl bulmuş olabilir? Aramızda ne var? Zaman mı, bahaneler mi, boşluk mu? Bizi ayıran şey, yaşantılar mı? Biraz öyle, biliyorum. Ama o olmak için ne yapmalıyım? Yaşantı deyince insanın aklına ilk olarak daha sıkıcı, yakıcı ve kırıcı şeyler gelme eğiliminde sanırım. Belki de herkesin değil, benim aklıma öyle şeyler gelmekte demeliyim. Oysa belki de onun edinmesi gereken yaşantılar bunlar değildir. O zaman nedir?

Bunu mevcut algımla anlayamıyorum. Belki de yalnızlığımı tek başınalıkla takas etmeliyim. Bu bedeli ödemeden gerçekten hiçbir zaman mutlu olamayacağımı ve iç ışığımı her seferinde başta en yakınımdakilerin kıracağını biliyorum.


Bazen Bahar, Melisa Kesmez.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar