Sadece bir gök haritası oluşturuyorum, kendi göğümün haritasını.

 

Kendime kahve yapmışken, gelmek istediğim ilk yer bloğumdu. Bloğumda oturmak istedim ancak sonra fark ettim ki bloğumun çardağındaki oturabileceğim tüm koltuklar dahil her şeyi ortadan (yine) kaldırmışım. Rüzgarın varlığını cisimleştiren; rüzgar gülünü, şıngırdayan süslerimi, dinlendiğim; renkli minderlerimi, sehpamı, bardağımı, vazomu, defterlerimi, kalemlerimi, yıldızlarımı, ayımı, güneşimi ve çiçeklerimi... Her şeyi anlarım da çiçeklerimi ve yıldızlarımı niye tsunami altında bıraktım onu anlamam (anlarım ama açıklamam). Aslında (yine) sadece silmek istediğim için silsem ve bunu şu an dahil gerçek bir samimiyetle önemsemesem de, çok daha gerçek ve derin bir yerden özlediğimi fark ettim. Bu özlemin zamanla geçeceğini, belki kendimi bir heyecana kaptırıp yine tutamayacağımı ve yeni dalga ve esintilerden yazılar üreteceğimi, belki o yazılardan elmaslar bile çıkarabileceğimi... Gezegenimin doğası bu; biraz deli deli eser, dalgalar tsunamiye dönüşebilir ve güneş ışınları bazen gezegenin diğer yüzünde kalabilir. Derinlerinde ise elmaslar vardır; bu gezegende elmas yağmurları yağar. Belki de benim sildiğim yazılarımda hep özlediğim de bu oluyor: Yağmurlarında elmas tanelerini görme ihtimalim.

Yazmak benim için hiçbir zaman sadece yazmak anlamına gelmez. Yazmak benim için anlam kurmaca demektir. Bu benim için hep böyleydi; yazmadığım, çocukluğumun sınırsızlığından güç alarak yazabileceklerimi dünyada okuduğum günlerde bile böyleydi. Benim için dünya kocaman bir anlam yumağıdır. Tüm hikayelerin iç içe geçtiği bir yumak evet ama ben aslında tüm hikayelerle de ilgilenmiyorum. Ben sadece gördüklerimle ilgileniyorum, o anda, anda, içime doğan keşiflerle. Bu nedenle yazmak benim için yapı kurmak demek. Anların birikiminden oluşacak bir yapı inşa etmek demek. Blogda bir yapı inşa etmek istemiyorum. Sadece yaşamda okuduklarımın cismini görmeyi seviyorum. Ruhu görmeyi seviyorum, bir şeyde benim o anda gördüğüm hissin varlığını görmeyi. Sanırım beni en çok bir hissin parlayışını görmek heyecanlandırıyor. Bu nedenle de bloğum benim yıldızlı göğümün koordinatlarını çizdiğim bir harita diyebilirim. Bu haritayı silmek, beraberinde bazen alenen, bazen gizil bir hüzün getiriyor. Yıldızlı bir göğü izlemek için heyecanlanmışken, o göğün bir anda pusla kaplandığını görmek gibi bir his. Özellikle de göğün görebildiğim kısmının koordinatlarını yazıya dönüştürmeden yazı dizilerini komple sildiğimde içimde bir yarım kalmışlık hissi beliriyor. 

Bu sefer tam olarak öyle olmasa da... Şu çardak meselesi gibi oldu. Baksana ben nereye oturacağım? Burası belki daha derli toplu bir bloğa dönüştü ama ben nereye oturacağım? Daha evvel bloğumun kişiliğini sevdiğime dair bir yazı yazmıştım, daha bu hafta. :) Bloğumun kişiliğini şu anki haliyle okuyabilir misin? Hayır. Sadece sana gülümseyen bir blog görürsün belki. Dostça ama soğuk bir tebessüm. Onun ruhunu gözlerindeki sisin ardından belli belirsiz seçersin, ama ruhunu göremezsin. Çünkü ben o ruhu görebileceğin yazıları sislere çektim. Hep bunu eleştirirken benim için bir gök haritası olan bloğuma aynısını yapıyorum. Onun ruhunu saklıyorum. Belki de bir yanım bunun vicdan rahatsızlığını hissediyor. Anlamsız ama benim gibi bi' acayip yıldız gezginleri için anlamlı bir durum. Bu nedenle bin beş yüzüncü kez, bu sefer farklı bir şekilde onları deneyimleyerek, yani, içimde hissederek bazı yazılarımı yeniden ekleyeceğim. 

Okunma kaygım yok. Olsa zaten blog yazmam, ne işim var blogda. :) Sadece bir gök haritası oluşturuyorum. Kendi göğümün haritasını. Onu izlemek istersen, yazılarımı okuyabilirsin. Her silişimde, aslında sadece yazılarımı silmiyorum. İçimdeki bir duyguyu, belki bir kabulü siliyorum. Bir yazı benim için asla bir yazı değildir. Ve onları yeniden yayınladığımda, ki hepsini değil içimde yeniden parlamalarını, başka bir şekilde yeniden parlamalarını istediklerimi, yeniden paylaşma ihtiyacı duyuyorum. Belki bir alışkanlık, çünkü uzun yılladır aynı bakış açısının dönüşümüyle yazıyorum, belki de sadece yazan birinin takıntısı... bu ayrım okura göre değişiklik gösterebilir. Bana göreyse, yazılarımın yazarları olan bana göreyse tek neden şudur: Yıldızlı göğümü farklı bir şekilde görme arzusu.

Eski ve yeni yazılarım zaman içinde karışık şekilde gelebilir. İlgililer okuyabilir, yeniden okuyabilir veya ben bunu görmüştüm diyerek pas geçebilir. İlk paylaşımım bir yıldız mektup şiirim olacak:


Yıldızım Parlarken. 

Yıldızıma bakıyorum 

ve ondan bana yansıyan ışığa, 

sonra da parlayan diğer noktacıklara bakıp 

Işı(ldı)yorum. 

Gözyaşlarımın zihnimin kıyılarına çekildiğini görüyorum 

ve gece rüzgarının beynimin sızısını hafifçe okşadığını. 

Belki de uzun zamandan sonra bir yıldızın parlayışını ilk kez görüyorum. 

Bir yıldızın doğuşunu, uzak kıyılardan. 

Böyle hissedebileceğimi bilemezdim. İnsan sahiden, pek çok şeyi bilemiyor. 

Bilmiyor 

Yaşamadan. 

(11.05.26)



Vahşi Kitap, Juan Villoro.




6 yorum:

  1. Aslında göğün koordinatları ve onları silip tekrar çizmek ne kadar güzel bir şey değil mi? Ben şu anda da düşünüyorum ancak ortaokul dönemlerimde çok düşünürdüm. Göğü keşfetmek, onu izlemek. Sağolsun babam çok şey söylerdi gökyüzü ile.

    Neptün'ün sisi her daim marjinal, sonuçta elmas yağmurları var ;)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sizi burada görmek ne hoş. Üstelik bu silinen yazıların silinme anına -sis anına- en çok şahitlik etmek durumunda kalan okurlarımdan birisiniz (silinen yorumlarınız için hala biraz mahcubum).

      Bazen neden sildim sorusunu çok açıklıyorum, her şeyden önce yazıma zaman ayıran (ve belki yorumları kaybolan *-*) sizin gibi okurlarıma da bir çeşit sorumluluğum oluşabiliyor. Öte yandan bu sık silinme tekrarlarım (yani kaçışlarım) aslında neden sildiğimi ciddi olarak düşünmeme de neden oldu. Her neyse. Bu sefer gerçekten öylece bırakacak, hatta bloğu da bırakacaktım ama bırakamam. Bir çeşit bağımlılık mı? Hayır değil ama neden yazabiliyorken yazmayım ki? Sonra şimdi gelen bir yazı ''ilhamını'' yazmazsam zaten yazamam. Yazmadığımda uzun süre yazmam bu arada, çünkü canlı hevesim yazmayınca sönüyor.

      Yapmaya çalıştığım da aslında buydu ama bunu neden yapıyorum ki diye düşünüp mantıklı bir yanıt bulamadım. Hatta flashımdaki yazılarımı da silmek aklıma geldi ve tam o noktada bir delilik daha yapmadan tamam bari bu sefer yangından mal kaçırır gibi insanlara okuma fırsatı tanımadan art arda yayınlamayım yazılarımı ama dursun bir kenarda diye düşündüm. Yoksa bu sefer her yerden silebilirdim... Tabi ki edebiyat harikaları değiller, aslında utanarak söylüyorum emek harcadığım da... tamam söylenebilir, zamanımı veriyorum neticede ve duygu ve düşüncelerimi, belki ruhumdan bir yansımayı?? Olabilir :). Bu nedenle tamamen silinmeyi de hak etmiyorlar.

      Sanırım asıl yazılarıma karşı sorumluluk hissediyorum. Küçükken de oyuncaklarımı canlı varlıklar gibi korurdum. Büyüyünce de yazılarımı canlı varlıklar gibi koruyorsam demek. :) Bir de blog yazmak demek benim için anlamlı bir durum. Hep burada yazmayacağım ama burada yazdığım günlere hep kıymet vereceğim. O halde bu kıymeti nasıl gösteriyorum, silerek mi?

      Bu arada her yazımı yayınlamayacağım. Her ''yeniden yayınlama'' maceramda biraz daha azını paylaşıyorum. Sanırım bu da benim için bir çeşit eleme yöntemi. Daha mantıklı ve daha az zaman alan yöntemler yok mu (ve tabii okuma listesini biraz rahat bırakan :)? Elbette var ancak buradaki temel nokta, o yazıyı paylaşırkenki hislerim. Yeniden yayınlarken o his değişiyor. Ben bu yıl keşfettim, bir yazının doğduğu his önemli. Bunu paylaşma anımla değiştiriyorum sanırım. Psikolojik olarak açıklanabilir ama yeterince uzattım.

      Her neyse, teşekkürler ziyaretiniz için, benim için kıymetli.

      Sil
  2. Cadı biliyor musun ben sana çok saygı duyuyorum ve marjinal olduğunu düşünüyorum. Bence yazılarını canlı varlıklar gibi görmen çok güzel benzetme, belki de onları silmek istemenle korumak istemen aynı frekansdan geliyordur. Eskiden postlarını siliyorsun diye komik vari şekilde sitem etmiştim, ancak sonradan anladım ki kendine ait bir karaktere sahipsin. Ancak o sitemim kızgınlıkla değildi, zaten beni anladığını düşünüyorum bu konuda. O yüzden senin gönderdiğin postlarında hoşuna giden de olabilir, hoşuna gitmeyen de olabilir. Seni artık anlayabiliyorum :)

    Ve bu arada bloga yazmayı da bırakma lütfen. Gayette şık postlar yayınlıyorsun, kritiklerin, incelemelerin harika. Bezelye'yi bekliyorum epeydir ;)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bazı beni düzenli takip edenler de benzer bir konuya değindiler. Hatta bir keresinde Roza da sizin gibi yorumunun az kalsın boşluğa gideceğini söylemişti... Bu nedenle de arada bana sorulduğundan ve böyle birkaç olayı farklı kişiler yaşadığından özel olarak değiniyorum. Çünkü açıkçası birinin yazısını okuyup üstüne yorum bırakıp bunlara zaman harcayıp da sonradan yazının uçtuğunu görmek hoş değil. :) Ama bu benimle ilgili bir durum, hatta yazıyla bile çoğu zaman ilgili olmuyor diyebilirim.

      Biraz duracağım dedim ama eski serime göz atarken duramadım işte. :) Okumak isterseniz azar azar vaktiniz oldukça, edebi bir metni okur gibi bile değil (ki okursanız ne demek istediğimi anlarsınız :), sadece belki zaman geçirmek için vs okuyabilirsiniz bazı bölümleri. Zaten her bölüm tek tek de okunabilir. Ancak ben tek tek okunsalar bile bir zaman çizelgesine göre yayınladım onları bunu da söyleyim ama tercih okura kalmış. Zaten bloglarda genelde insanlar hangi yazıya denk gelirse doğal olarak onu okuyabildiğinden ben sanırım bir yerden sonra sık sık yayınlamakta da bir sakınca görmemeye başladım.

      Her neyse, bir serinin parçası olduğu için okunma listesini yine işgal edecek paylaşımlar yaptım ama ben de tüm zamanımı bloğa ayırmıyorum, ayıramam haliyle. Biraz da bu nedenle ''azar azar paylaşırım'' kararıma ters davrandım yine... Yazılar yarım kalınca gözüm arkada kalıyor gerçekten. :( Sanırım silme nedenlerimden biri de bu.

      Her neyse, iyi okumalar! Ve teşekkür ederimm.

      Sil
  3. silsen de tekrar tekrar yazıp silsen de biliyorsun en sevdiğm blogcusun :)

    YanıtlaSil

Popüler Yayınlar