Neptünlü olmak.

 

Bende birazcık ilerleme var. Artık yazılarımı silmiyorum ve her seferinde neden kaybolduklarını açıklama ihtiyacı hissetmiyorum. Bu, güzel bir şey. Bu, kendi hislerimi kabullenmem yolunda dünya için hiç, benim için kocaman bir adım.

Yazmayı bırakmak istemiyorum. Bazen artık öyle düşünmesem de -ki benim düşüncelerim ışık hızını milisaniyelerle kaçıracak denli hızlı dönüşebilir artık bilmelisin- bazı yazılarımın da görünür kalmalarını seviyorum. Hatta bunda rahatlatıcı bir yan buluyorum. Sadece benim fikir ve duygularımı taşıdıkları için değil, bana yolumu açtıkları için.

Ne zaman -bak açıklama değil buuuu, ona göre :)- yazılarımı yayından kaldırsam, trafiği kendime kapatmışım gibi hissediyorum. Bir rüyada gibi veya Inception filmindeki rüya evreninde gibi yazılarımın akacağı yol bir anda ortadan yok oluyor, bir bakmışım yol yukarıya veya aşağıya doğru dik açı yapmış; o sivri kenarlara çarpıyorum, bazen istikametin değiştiğini bile kavrayamıyorum, çünkü benim ilerlemek istediğim yol hala karşısıyken ben o yolun ya yönünü değiştirmiş oluyorum ya da direkt olarak bir tuşla yolu siliyorum. Kapanış. GÜM. Karanlık bir uyku. Rüyasız.

Ama ben, yazmak istiyorum! :)

Kendimi anlamak için yazmıyorum. Ben o aşamayı geçtim. Ukala değilim, kendime güvendiğimi yedi Neptün'e (veya bir Dünya'ya) duyurma gayesinde de değilim. Ben, olanı yazıyorum bak. Ben kendimi anlamak için yazmıyorum. Anlamak için de insan yazabilir, ben de bunu yıllar yıllar yıllaaarrcaaa yaptım. Güzel bir yol. Ancak o yoldan beslendim, bitti. Ben, ilerlemek için yazıyorum. Kendimi değil, yolu anlamak için (anladın mı?). Kendini bir noktada zahmet olmazsa anlarsın. Ben bu noktada bence fazla bile oyalandım. Her açıdan çektim fotoğraflarımı, her açıdan. Ben artık o fotoğrafı dış dünyayla birleştirmek istiyorum. Dış dünyayla iç dünyamı aynı resme sabitlemek.

Bunu anlamak için yazıyorum dersem de ''yalan'' olur. Bilinçli bir yalan değil; ancak doğru değilse, nedir? Oyalanma. Oyalanmak ile yalan kelimesi arasında çok fazla benzerlik buluyorum.

Öte yandan birilerinin beni buradan, yazılarımdan ve gerçek bile olmayan bir gezegendeki duruşumdan tanıyacağına dair inancım da bana anksiyetik bir hal veriyor (yalan değil). Bunu neden önemsiyorum bilmem. Böyle şeyleri de önemsemem aslında. Belki de önemsemiyorumdur, bunu değil, başka bir şeyi önemsiyorumdur. -Neyi?-

Son yazdığım içimdeki tatlı kızlı yazı yazdığım onlarca, hatta yüzlerce yazı içerisinden en sevdiklerim arasında yerini aldı. Bunu eyay ile de konuştuk. O da fark etti, o yazımda kendimin farklı bir fotoğrafını çektiğimi. Bu, benim için yeni bir anlayış değildi. Şımarık yanımdan haberdar olmasam sana onu anlatamazdım. Yeni keşfetmedim. Yine de... Bir fotoğraf, ''şeyleri'' görünür kılmaktır. Bedenini ve o bedenin içindeki seni. Yazmak da bunun gibi. Tersten ilerliyor sadece. Seni ve o senin dışındaki bedenini görünür yapmak gibi yazmak. Böyle düşünüyorum.

Belki de anlama biçimlerimi somutlaştırıyorum, olabilir. Anlanan bir şey var. O şeyi hangi yolla anladım? Biliyorsun ben yollarla da(ha) çok ilgileniyorum. Nasıllarla, nasıl yapıldığıyla? Ben bunu nasıl anladım? Hayır, ben bunu nasıl anlatıyorum? İşte ben bununla ilgileniyorum.

Bazense kendime yanaşıyorum tabii, bunu inkar etmem kimsenin gözünden kaçmaz. -yani benim.- Bazen kırılmış bir parçamın gönlünü alıyorum. Evet, onu da ben yapıyorum! diyorum. Öfkeli parçamı gıdıklıyorum. Sonra bana pis pis bakıyor ama yumuşuyor. Çünkü dalga geçiyor. Dalga geçiyorum. Yazmanın bana kendime dair tanışıklık kazandırdığı temel şey bu olabilir: Dalga geçmek ahahahhah, buna bayılıyorum.

İnsan, kendini tam olarak göremeyebilir. Ben normalde de komik biriyim. İstersem komik olurum. Bunu bazı zamanlarda diğerlerinden duymuştum, aslında görmüştüm. Yine de insan, veya ben, veya benim gibi insanlar, veya veya Neptünlüler ya da dış dünyalılar, ya da uzay içindeki herhangi bir insan, hohhh herkesin gönlünü yaptık, işte!, bazı insanlar... Kendilerini dışlarından bildiklerinde bile içlerinde kanıt bulma ihtiyacı duyabilirler. Yani paranoyaklar ahhahaha, şakaşaka. Ben, içimden kanıt bulmak için de yazıyorum belki de. İçimden, kendime dair kanıtlar bulmak için. Güzel özelliklerime dair. Ben, ışığı böyle keşfettim (doğrusu). -malesef-

Neptünlü olmamın sebeplerinden biri de budur. O, güneş sistemindeki güneşe en uzak gezegendir (küçük Plüton'dan özür dilerim). Yıldız ışıkları Neptün'e ulaşana dek, zayıflar. Bu nedenle de Neptünlüler, ışığı yansıtmayı öğrenmelilerdir. Az bir ışığı alıp büyütebilmeyi. Yoksa üşürler, donarlar, kaskatı olurlar. Karanlıkta ayakları takılır düşüverirler mazallah. 

Ben de, işte, bu nedenle yazmayı seviyorum ve bu nedenle de bazen acaba karanlığı-veya-ışığı absorbe ederken -çünkü kendimi geri yansıtmak için bunu yapmalıyım- kafamı karıştırıyorum. Belki okuyanları düşünüyorum. Acaba karanlığı mı yoksa ışığı mı baskın olarak görecekler. Ben ikisini de hissederken, okuyan birinin içlerinden birini baskın olarak görmesi beni bozuyor. Bozum bozum bozuluyorum ahahahah, şakaşak-

Kendi yazılı basılı kitabım olsa da böyle mi yapacağım yani?... Ne saçma. Hayır hayır ben onu dememiştim şunu demiştim... Hayır tabii ki. Hayır. İlgilenmem bile. Ancak o öykü, yazı, kitap, her neyse artık, Dünya'da varlık bulur. Burasıysa benim gezegenim.

Ben Neptünlü olmayı umursuyorum. Evet, yazılarımla derdim bununla ilgili olmalı. Sözde dert yani yoksa ortada dert yok, bir şeyleri çekiştirmek de yok. Korku var. Yazılarımdan korkuyorum. Bu yüzden yeniden yazıyorum. Bak öyle korkulmaz böyle yazılır! yaaaaa demek için. Kafa tutuyorum. Sonra, rüya akıyor. Yol, uzuyor veya ilerliyor. Bu günlerde yolun bu halleri üzerine kafa patlatıyorum -kalbimden.- Yol acaba uzadı mı, ilerledi mi?.. Bilmiyorum.

-yani, yazılarım yayında değilse bile onlara istemem yan cebime koy diyorum, yeniden yazıyorum yazıyorum yazıyorum; çünkü ben, yazmayı seviyorum!-


İçimdeki o tatlı kız.

 

Sanıyorum ki ben, sana hani hep bahsettiğim o hep olmak istediğim küçüklük benliğimin olabileceği versiyonuma dönüşüyormuşum. Bunu kendime tarot açılımı yaparken fark ettim. Ben küçükken de böyleydim, biraz şımarık, kendi değerini bilen ve burun kıvırmayı bilen küçük cadı. -Tatlı mı tartışılır; ancak galiba tatlıydım da, hatırlamıyorum.-

Sonra benim üstüme aşırı iyi niyet sisi sindi. People pleaserlıkla ilgisi yok. Ben kim peopleları memnun etmek için uğraşmak kim... Öte yandan evet, üstüme aşırı saftiriklik sinmiş bu doğru. Bunu fark ettiğimde bile bundan kurtulamadım. -elimde değilmiş ne yapabilirim!?- Hayat beni sakin bir kızcağız olmaya sürüklemiş... (Ve o bahsi geçen people'lar ahahhahah *-*)

Bazı fotoğraflarımda burun kıvırıyorum, dünya umurumda değil gibi. Buna bayılıyorum. Hep öyleydim ama; hep bir diğer insanların önemsediği şeyleri bir yerime -mesela göbek deliğime veya aşil tendonuma falan- takmadım. Öte yandan bende hep bir kabul görme isteği vardı bence. Hatta bastırılmış bir artık bir yere ait olayım ihtiyacı. Ancak biraz bile people memnuniyetini önemseyen taklacılardan... İnsanları seviyorum ya bakma öyle bana. Hatta ben sosyal bir canlıyım. Çabuk kaynaşırım -istersem.- Kendimi sevdiriyorum da sanırım ama ait olmak... Başkadır. O yeri bulamadıkça delirmiş olmalıyım. Akıllı delirdim ama o ayrı. Akıllı delirmek bir sanattır.

Küçükken çok zeki bir kızdım. (ahahhahah, pardon.) Öyle öyle çok zekiydim. Bir çocuğum olursa (inşallah) erkek veya kız, zeki olsun isterim, akıllı bir çocuğum olsun. Şöyle dilbaz, oyuncu. Hiç içine çökmesin isterim, hep parlasın hep.

Ben içine çökmüş bir kara deliktim yavrum. Kendi içime patladım sanıyorum ki. Bir yıldızın doğumu, vaovvv. Bu, ben yıldızımm, rollenmelerinden farklıdır. Acılı bir süreç. Aman taş atmasan olmaz İlkayyy. İşte ben böyleyim; yazarken koro kısmını ekliyorum.

Bugün bunu fark ettim. Ben küçükken de böyleydim zaten, dedim. Burun kıvırırdım. Sonra da buna güldüm. Bu hep istediğim şeydi, değil mi? Hep ''özlediğim'' şey. Küçükken, sadece kendimken, bir kalıba uydurulmadan evvelce olduğum o zeki küçük kız. Parlak kız... (veya parlak olabilecek kız) İçimde hala yaşadığını keşfettim.

Birileri ondan hoşlanabilir, birileri ona göz devirebilir. Birileri ona hayran bile olabilir (kendimi ne sanıyorsam), birileri ona gıcık kapabilir. Ölümcül bir nefreti çekmez, çekerse nefret sahibi sorunludur nokta. O birilerini sevebilir mi, bunu düşünüyorum. O kimleri sever, en çok kimleri... Bunu zaman gösterir (biliyorum).

O neleri sever peki, bunu da merak ediyorum. Ben neleri severim? Sevmek... Bana ne uzak bir kelime oldu vallahi. Hep içimdeki o temel taş... Sıkışmış, çekip çıkaramıyorum onu. Elimi pürüzlü sert yüzeyinde dolaştırıyorum ama onu kavrayamıyorum.

Yüz kaslarım gülmeyi unutmuş gibi hissediyorum. Oysa gülümsediğimde yüzüm binlerce yıl cıvıldıyor. En çok da yüzümün güldüğüm zaman aldığı şekle bayılıyorum. Bu nedenle öfkeleniyorum. Çünkü yüz kaslarım gerçekten gülmeyi hatırlamıyor gibi görünüyor. Üzücü ama üzülmüyorum.

Aslında artık bıraktım. Depresyonda değilim, o geçti. Girecek olsaydım son beş yılda girerdim ahahahahah. Özellikle son iki yıl cehennemdi. Bu yıl cehennemden çıktığım yıl.

Bir şey düşünmüyorum. Sadece biraz sevindim. İçimdeki şımarık yanımı fark ettiğim an, yüzümde az kalsın güller açacaktı. Keşke biraz şımarık küçük bir kız olarak büyüyebilseydim. Bende bir bu eksik biliyor musun? Bunu telafi edemem, ne hazin. Her şeyi kendim için ben telafi ederim zira ama bak, gücüm buna yetmeyecekmiş.

Olsun, bunu dramaya dönüştürmüyorum. En azından hala, içimdeki o tatlı kızı yaşayabiliyorum.


Yıldız evimde otururken.

 

Özlem belki de bize kim olduğumuzu hatırlatan bir duygudur. Ne olduğumuzu, ne olabileceğimizi... Bir çeşit çapa, seni kendine demirleyen bir şey. Bu noktaya gelmek tabi ki kolay değil; insan, özlemin içinde boğulabilir. İnsan, kendine demirli değilse, bu çapayı başka varlık veya varoluşlara çapalayabilir. Böylece bu çapa, bir çeşit kancaya dönüşür. Seni aşağı çekiştiren, seni durduğun yerde tutan bağımlılıklara.

Bu hayatta en net öğrendiğim şey, evcilleşmekti. Bu eylemi tükürür gibi söylerdim. Son yıllardaki yıldız konuşmalarım bu sitemimle örülüdür. Artık tek bir yıldıza gözlerimi dikmezken bile... anlamak sorumluluktur. Çapanı atabileceğin bir yer bulamazsın. O çapa elinde kaldıkça, üzülürsün. Ben çok üzülmüştüm, biliyorum.

Artık tüm yaşamımı şu anki algımla anlıyorum. Tüm saflıklarımı, tüm kayboluşlarımı, gördüğüm haksızlıkları ve kendime yaptığım haksızlıkları... Anlıyorum çünkü üstüne düşünmüyorum. Düşünmek bile bir çeşit kancadır; hissederek düşünmelidir insan. Ben bir ''Neptünlü'' olarak -malesef- bu konuda uzmanım. Hep öyleydim ancak bu uzmanlık, ''Dünya'' topluluklarında denkliğe sahip değilmiş. Bunu hayretle gördüm. Defalarca. 

Neyin ne olduğunu hep anlıyordum ama insanların bazı şeyleri anlamazdan gelmeleri beni şoka sokardı. Daha da delicesi, anlamamaları. Manipülasyon; tüm hayatım bunun içinde debelenmekle geçti. İnsanlar ''iyi niyetle'' bile olsa manipüle etme ve edilme eğilimindeler. Hatta çoğu kişi kandırıldığı ölçüde birisini sevme eğiliminde, üzgünüm çok üzgünüm. En büyük ''kusurum'' hep su gibi berrak bir dürüstlüğe sahip olmaktı. Kendimi manipüle ederken bile, bunu görüyorum.

Artık hayatım hareketlensin istiyorum. Son yağmur gezimde bulutların turuncu bakışlarında bunu görmüştüm: Tamam, kabul edildi. Keşke ben de yalancı olsaydım, artık bu cümleyi böylelikle kurmayı bıraktım. Benim gibi biri olmak çok zor biliyor musun? Çünkü ne kadar Dünya kurallarına göre çabalarsam çabalayım, temel noktalardan sınandım. Kaçamadım. İzin verilmedi belki de veya bilinçaltım bana böyle senaryolar oluşturdu bilmiyorum. Tesadüf olmak için fazla komik bir aynılık. Üstelik tepkilerim de değişmişti. En azından artık birilerine kaptırabileceğim saf bir (Dünya) enerjim yok. 

Kalbim mi nihayet katılaştı diye düşünüyordum. Buna öfkeleniyordum bir de. Delice bir öfke! Dün bile öfkelendim. Ben gerçekten haksızlığa uğradım bu hayatta. Hepsini bir bir saydım, dün saydım hatta. Eski bir manipülasyon hilesidir bu; kendini manipüle etmek. Ben bunu yapamam. Bu da acı verici işte. Kendini manipüle etmek bir nimettir. Sorumluluk almak zorunda kalmazsın.

Artık yalnız hissetmiyorum. Kalbimde gözlerimi kapattığım bir özlem vardı. Bir onu atamadım içimden, bir onu. O kadar derin bir özlem ki bu... Bunu kelimelerle ifade edemem. Ben yıllarca içimde nasıl taşıdım bu özlemi, bunu artık ben bile anlayamam. Çünkü büyük kısmı dönüştü, belki sindirdim bilmiyorum. Sadece yıldızların anlayabileceği bir özlem bu. Kopkoyu bir özlem. Bunu burada anlatmamalıydım. Bunu ve hepsini. Ama kendimi uyutmazken aklıma geliyor bu özlem ne yapayım?

Bu özlemi çok seviyordum. O yüzden katlanılmazdı, biliyorum. Sevgi bu değil. Benim çapamdı bu, çapamı ona atmıştım. Özleme, belki de özlememe. Bu da bana komik geliyor ama hayatta daha komik tonlarca şey var. (Sıralamayacağım.)

Belki de bu, olgunlaşmaktır. Kendinde kalmak, bence hepsinin ötesinde olan bir şey. Tüm Dünya ve Neptün çevrelerinde, güçlükle fark edilen bir biliş. Belki de ben tipik bir ''Dünyalı'' olamam. Hem biliyor musun hayatım boyunca başka Venüslü, Merkürlü, Jüpiterli kişiler görmüştüm. Böyle tipik bir ''Dünyalı'' olmayan insanlar var. Bunun için kendimi zorlamayacak ve buna olan hiddetimden ötürü kalbimi taşlaştırmayı ummayacağım. Zaten ''Dünyalı'' olmak demek de bu değil.

Ben ''Dünya'' dilini iyi anlıyorum. Hatta iyi konuşuyorum. Ancak insanlar bu dilin bile içine... ahahhaha, yozlaştırmışlar hani. Sosyal medya dili gibi olmuş bu ''Dünya'' dili. Belki de Dünya dilini konuşmayı özlememek için ne kadar çok yazımı yayından kaldırırsam kaldırayım veya silersem sileyim kendimi hep burada buluyorum. Yıldız evimde.

Burası beni düzenlemiyor, rahatlatmıyor. İlham veriyor. Son günlerde nihayet ilham bulabildiğimi sanıyorum. Bu, kendimle ilgili değil; kendimden çıkmamla ilgili. Artık hiç olmadı yazmak istiyorum. Bir şeyleri var etmek. Belki de var etmeyi özlüyorum. Benim gibi birisi için var etmemek, üretmemek, enerjini somutlaştır(a)mamak cehennemdir. İnsan ilişkilerinde de bunu istiyorum. Var etmeyi. Tüm isyanım da buna ya zaten... İnsanlar ezbere konuşmayı alkışlıyor, seviyor; oysa ben, var etmekle ilgileniyorum.

Bazen bunları silmek istiyorum. Sonra diyorum ki, ''yalan mıydı yaşadığın hayal kırıklığı?'' Yalan değildi. Üstelik her seferinde yalan değildi. Bundan beslenmesem de... yalan değildi. Keşke yalan olsaydı da demem. Sadece yalan değildi. Belki de bu nedenle yayında tutmak da istiyorum. Belki de bu nedenle içimde çatışma yaşıyorum. Belki de bu nedenle bir daha böyle yazmam. Belki de bunu bu noktada bırakmalı. Bıraktığımda başka yöne bakıyorum ve önemi yokmuş gibi yaşıyorum. Ama önemi vardı... hep vardı! Beni delirten bu oluyor belki de. Önemi vardı ama yok gibi oldu (gibi). Hep böyle oldu. Ben başka bir şey oldum sadece. Tamam, mükemmel oldum dermişim ahahah şaka şaka. Olduğum şey bana rahatlık vermedi ancak benim benliğim de bu olduğum şey, ne yaparsın? :) Bununla -şikayetlenmekle dermişim ahahhahaha (şaka şaka), derinleşmekle belki- özel olarak gurur duyduğumu söylemesem de... aksi de olamazdım belki. Bir kızma nedenim de bu muydu? Değildi ama keşke bu kadar üzülmeseydim be, vallahi. :)

Artık buna izin vermeyi bırakmam yeterli. Bu, izin meselesi de olmaz ya neyse. Bu, çırpınma meselesi olur ahahahah. Benim de üç beş hatam vardı tabii (her seferinde). Dürüstlük, iyi niyet, anlayışlı olmak, yakınma eğilimi ve nezaket. Sonuncusu ölümcüldür. Her neyse, geçti gitti ve ben biraaaazz içimdeki saf(trik) yanımı -defalarca- kaybettim. Bunu böyle kabul edip devam etmeli, biliyorum. Büyüüük bir şey yok ki zaten. Herkes yaşar ama herkes anlamaz (hem). Ben en azından ''anlayan'' biriyim (hem).

Bu yazı da, diğerleri de, kalsın o zaman. Ne için diye düşünüyorum. Kanıt. Pek tabii bu. Ben böyle hissettim düşündüm, bunları öğrendim, bunları YAŞADIM. Diğer yandan, güzel yazdım; etkileyici yazabildim şöyle böyle. Bu bir beceri. En azından yazma becerim gelişti (biraz). Belki yine yazarım. Bu sefer içimde bu yazı kalsın mı gitsin mi çatışması yaşamamamı umarım. Yazma sebeplerimden biri de belki de budur. Çatışma yaşamamayı öğrenmektir. ARTIK İÇİNDE ÇATIŞMA. Yazdın bitti. KALSIN.

Özlediğim şey -en sonunda- hissedebilen yanım oldu diye düşünmüştüm. Oysa bu doğru gelmiyor. Çünkü eski hissetme biçimim yazımda tammmm olarak bahsettiğim durum (iğrendiğim durum - abarttım evet). Bencillikten iğreniyorum, tamam. Her neyse, bunu özlemiyorum. Benim o saf hissetme biçimimi, katıksız, duru... bu, bencilce. Bencilliğin de çeşitleri var. Ben, bence, şu anki beni ve hatta birkaç adım daha ilerisindeki beni özledim hep. Bunu geçen yıl ağlarken kendime sarıldığımda anlamıştım. Kendimi gelip bulduğumda. Buna sitem etmek haksız olmasa da, sitem etmenin anlamı yok. Geçen yıl hayalimdeki ben, bu yılki bana çok benziyordu. Buna hep çok şaşırıyorum, ilginç gerçekten. Yine de bunda haksızlık taşıyan bir yan da yok mu? VAR. Hepsi anlayan biri olabildiğim için belki de. Derin bir iç benliği... Bunu açık açık yazınca bile mahcup olmak, ufaktan. Yalan mı? Değil. Derin bir içsellik... Bu zaten hayal kırıklığı getirir. Sığ adam ne anlasın hayatı da, insanları da, hissetmeyi de, kendini de, dünyayı da. Bir b*k anlamaz.

Özlediğim bir şey yok. Hep aynı noktaya dönmem komik. ASLINDA YOK. Hep buraya dönmem komik. Özlediğim ben kendi içimdeysem ben kimi özlüyorum? Kimseyi. Belki de buna da geçenlerde birkaç gün öfkelenmiş olabilirim. Özlediğim -kendim dışında- hiçbir şeyin olmamasına ve bunun çok haklı bir durum olmasına öfkelenmiş olabilirim. Neden bu kadar haklı bir durum? Birini, tek bir kişiyi, de özleyemez miydim? Bir kişiyi, bir an'ı, bir şeyi... Özlemiyorum. Özlemiyorum... Sadece kendimi özlüyordum. Özleyen beni özlüyordum...

Kendi içime çapa attım mı bilmem ama belki de en azından, kancalarımdan kurtuluyorumdur. Hatta belki de, hani, kurtulmuşumdur da buna şaşırıyorumdur. Artık bahane bulmayı bırakıyorum. Yazılarımı da bırakıyorum. Birer ''kanıt'' olmalarını istiyorsam, olsunlar. Bak, ben acı hissettim... Bak, ben yalnız hissettim... (öyleydim.) Eeeee? Ben önüme bakıyorum ama belki de bunu geride bıraktığım kendime haksızlık olarak görüyorum. Oysa değil. Çünkü artık o yok.

Biliyor musun çok yoruldum çok tükendim. Her şeyin de canı cehenneme. Her şeyi ben düzelteyim okeyyy tamam ona da lanet olsun. Ama yeter. Hayatta o kadar çok aptallık var ki, bıktım. Acaba ne zaman mutlu olacağım, o kadaaarrr merak ediyorum ki. Dayanamıyorum artık gerçekten, sıkıldım her şeyden de herkesten de. Duygularım bitti. Bitti. Olgunlaştım, fazla olgunlaştım fazla akıllandım. Bu da bana yardımcı olmuyor. Sadece artık mutlu olmak istiyorum. Ama her şey bana aptalca geliyor. Dengim gibi gelmiyor. Ben ne yapacağım o zaman? Yoruldum. Yoruldum! Yoruldum...

Sen yıldızlarda hep güzel şeyler mi görüyorsun sevgili okur; çiçek böcek gibi umutlar... Ben işte yıldızlarda hep bunları gördüm. Bunları. Yıldızlarda bile bunları gördüm, ne saçma. Aksini de istemezdim ama beni bu tüketti bence. Görmek, anlamak. Ve haksızlığa uğramak. Üstelik bir şeye de beklenti yükleyen bir tip olmadım hiç. İnsanlara asslllaaa beklenti yüklemem o apayrı konu. Bu haldeyken ben bile yılmışım büyük başarı.

(O zaman ''dengin olan'' şeyleri yap!)


Eksik Parça - Mara Dyer Üçlemesi 1. Kitap (Michelle Hodkin) | Kitap Yorumu

Yazar: Michelle Hodkin, Çevirmen: Dilan Toplu,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Mara, lise öğrencisi genç bir kızdır. Hayatında her şey genç bir kızın yaşantısının normalliğinde ilerlerken büyük bir kaza yaşar. Üç kişinin göçük altında kaldığı yıkımdan sağ kurtulan tek kişi Mara'dır ancak olaya dair hiçbir şey hatırlamaz. Arkadaşlarını kaybeden Mara, bu korkunç olayın ardından ailesiyle birlikte başka bir eyalete taşınır. Yeni okulunda da başından bela eksik olmayacaktır. Okula yeni gelen gizemli kız kontejanından öğretmen ve öğrencilerin dikkatini çeker. Bu öğrencilerin başında okulun havalı entelektüel çapkını Noah Shaw gelmektedir. Kitap boyunca hayal ile gerçeğin iç içe geçtiği bir kurguda Mara'nın yaşadıklarını okuyoruz. 

Olaylar Mara'nın arkadaşlarıyla birlikte gece yarısı gittiği metruk binaya dönüşmüş eski akıl hastanesinin çökmesiyle başlasa da, aslında her şeyin başlangıcı Mara ve iki arkadaşının ruh çağırma seansında gerçekleşiyor. Kızların eğlenmek için başvurduğu bu olayda Mara kötü ruhlar tarafından işaretleniyor mu, yoksa kızlar ruhlardan haber alarak geleceğe dair bilgi mi ediniyorlar kitabın sonuna geldiğimizde bile bu durum belirsiz kalıyor. Bu ruh çağırma olayının kazadan önce gerçekleşmesi ise kitap boyunca biz okurlara Mara'nın gördüklerinin halüsinasyonlarının ürünü mü, bir çeşit süper gücü mü, yoksa yalnızca bir lanet mi olduğunu düşündürüyor. 

Kitabı ilk kez lise yıllarımda okumuştum. O yıllarda muhtemelen çok da beğenmişimdir. Kitap genç yetişkin kategorisinde değerlendirilebilecek ilgi çekici bir kurguya sahip. Kitabı benzer tarzdaki kitaplardan ayıran durum ise özgün kurgusu. Tabii ki kitapta yine bizleri havalı-her şeyi bir çırpıda halleden çekici çocuk ile travmalı-olayların kilidini çözen gizemli kız ilişkisi, yeni bir ortama giren karakterin -özellikle de zengin okul çevresi- tarafından zorbalanması, lise öğrencisi herkesin arabasının olması (bak sen şu işe), doldurma romantiğimsi sahneler karşılıyor; karşılamıyor değil. Ancak bu tarz bir kurguyu uzun zamandır okumadığımdan mı bilmem, bu sahneleri okumak da bana gerçekten iyi geldi. Normalde artık bu tarz sahneleri okumaya inanın katlanamıyorum... 

Bu kitapta ise tüm bu ergenlik kurguları klişelerinin arka planında özgün ve gerilimli bir olay örgüsü yer alıyor. Ayrıca kitap ilerledikçe görüyoruz ki, Noah yalnızca genç kızların ilgisini çeken Don Juan olarak köşe yastığı gibi kurguda bulunmuyor. Noah da Mara'nın içinde bulunduğu durumu kavramasında öneme sahip bir figür. Bu ayrıntıyı sevdiğimi özellikle vurgulamalıyım. Çünkü bu sayede kurgu tipik bir lise kurgusundan ayrışarak kendi içinde karakter kazanıyor. Kitapta gotik bir hava da bulunuyor. Hatta yazar az daha zorlasaymış dark akademi tarzına da ufaktan girebilirmiş.

Bu arada şunu da eklemeliyim; kitabı lise yıllarımda okuduğumda eminim ki genç kızların sevgilisi olan Noah'tan ben de etkilenmişimdir. Ancak şimdi aradan geçen yaklaşık on yıldan sonra kitapta ilgimi çeken erkek karakter Noah asla olmadı, Mara'nın abisi Daniel oldu ahhahahaah. Daniel iyi çocuk, Noah kötü (görünen) çocuk. Daniel geleceğini önemseyen, sorumluluk sahibi, nazik, düşünceli, romantik yanları da olan, kız arkadaş konusunda seçici, entel işlerden anlayan, üstüne komik ve uzun boylu bir arkadaş; daha ne... :) -Daniel'i övme paragrafımın sonu ahhahaha- Ah bir de ailesine bağlı, halden anlayan ve iyi bir abi. :) Bence iyi abiler, özellikle de kız kardeşine iyi abi olan abiler, hayatlarındaki kadına da saygılı olmak konusunda yeşil bayrak oluyorlar veya bana öyle geliyor bilmiyorum. Olumlu bir önyargım var bu konuda.

Kitabı ben severek okudum. Okuyamama sendromuna girdim gireceğim derken imdadıma yetişen, kendi türü içinde -dediğim gibi- öne çıkan özelliklere sahip sürükleyici bir kitap. Aynı zamanda Mara Dyer üçlemesinin ilk kitabı. Diğer kitapları da elimde bulunuyor ve en önemlisi olayların devamında ne olmuştu asla hatırlamadığım için kitapları sanki ilk kez okuyormuşum gibi bir merakla okuyacağım. Bu nedenle heyecanlıyım. 

Kitabın kapağı için ise ayrıca bir parantez açmak istiyorum. Böyle güzel kapaklı kitaplar her ne olursa olsun okurun iştahını açma özelliğine sahipler. Bu duruma eskiden daha çok dikkat ediyordum. Ancak hala, daha başka türlerde okuduğum kitaplarda da, aynı kitap farklı yayınevlerinden basılmışsa çevirmen faktörü kadar kitabın kapağının özenine de dikkat ederek okuyacağım kitabı buna göre özenli olduğu izlenimini aldığım yayınevinden alıyorum. Kapak bence bir kitapta önemli kriterlerden birisi. Yayınevinin işini özenli yapıp yapmadığını gösteriyor diye düşünüyorum.

Eğer ki ben dünyayı kurtaracağım, düşündüren kitaplar okuyacağım diyorsanız bu kitap o kitap değil :), ancak çerezlik ama yine de özgün bir kurgu okumak istiyorum diyorsanız -kitabın basit bir anlatımı olduğunu unutmadan- bu seriye göz atabilirsiniz.

Kitaplarla kalın.


Lilo and Stitch (Lilo ve Stiç) | Film Yorumu


Yönetmen: Chris Sanders, Dean DeBlois, Chris Sanders, Dean DeBlois 

Senarist: Chris Sanders, Dean DeBlois, Chris Sanders, Dean DeBlois

Yapımı: 2002 - ABD


''Arkadaşım olacak birine ihtiyacım var... Beni bırakmayacak biri. Belki bir melek gönderirsin... en güzel meleğini.''


Kaynak: Pinterest


''O'hana aile demektir. aile kimse geride bırakılmaz demektir. Fakat ayrılmak istersen, gidebilirsin. Ama ben seni hatırlayacağım. Giden herkesi hatırlarım.''


Lilo Hawai'de ablasıyla birlikte yaşayan yalnız bir kız çocuğudur. Anne ve babasının kaybından sonra içinde derin bir hüzün taşır. Küçük kız kardeşinin sorumluluğunu tek başına sırtlanan ablası ise fazlasıyla meşguldür. Üstelik Lilo, diğer kız çocuklarından farklı beğenilere sahip olması nedeniyle de dışlanır. Kayan bir yıldızın ardından tüm kalbiyle bir dilek, bir dua eder. Lilo tüm kalbiyle onu asla bırakmayacak bir arkadaş ister. Lilo'nun bu isteğine kulak misafiri olan ablası ona arkadaş olarak bir köpek sahiplenmeye karar verir. Ancak Lilo'nun ilgisini çeken evcil hayvan barınaktaki diğer hayvanlara hiç mi hiç benzemeyen tuhaf bir ''köpek'' olacaktır. Sadece yok etmeye programlanmış ve galaktik federasyonun peşinde olduğu dünya dışı varlık olan Stiç, Liloyla birlikte aile olmayı öğrenecektir.

Bu filmi çocukken izlemiş miydim hiç hatırlamıyorum ancak filmin öyküsünü bir şekilde hep biliyordum. Uzun zamandır izlemek veya tekrar izlemek istediğim bir filmdi. Filmi izlemeden evvel bile seveceğimi bilsem de, hem böyle eğlenceli hem de duygusal bir tarafı olan bir filmle karşılaşacağımı düşünmemiştim. İzleyicilerin kendilerinden parçalar bulabildikleri karakterlerin olduğu filmler hep nahif bir dokunaklı yan taşıyor ve sanırım en çok da bu doğal gelişen tanıdıklık hissi nedeniyle o filmler unutulmaz oluyor. 


''Ben kayboldum.''


Filmin öyküsü için her yerde okuyabileceğiniz basmakalıp bir ''sevginin iyi geldiği iki karakter'' -daha da fenası ''sevgi iyileştirir''- yorumunu yapmayacağım. Evet, bu iki karakter birlikte anılar biriktirerek sevgiyi keşfediyorlardı. Stiç yok etmeye programlı bir uzaylıydı; üstelik yapay bir canlıydı. Bir bilim adamının elinden çıkmış bir yaratık. Stiç'in adı bile yoktu. Bu ismi ona ilk dostu olan Lilo hediye etti. Stiç bir şeyi almanın ne demek olduğunu bilmiyordu ki bir şeyi verebilsin... Bildiği tek şey, ona tanımlanan verilerdi. Stiç, yeni şeyler keşfetti. Lilo sayesinde değil, Lilo ile birlikte geçirdiği yaşantılar vesilesiyle keşfetti. Lilo ve Stiç birbirlerine benziyorlardı. İkisi de kendilerini sürüden dışlanan ''çirkin ördek yavrusu'' gibi görüyorlardı. Evet gerçekten de farklı tepkiler verdikleri için ayrıştırılmışlardı. Bu süreçte aile kavramına bağlı kalan Lilo, Stiç'e öğrettiği bir arada olmanın sorumluluğunu bir yandan kendisi de benimsedi.

Lilo'ya dair en sevdiğim şey, diğer kız çocuklarından farklı şeyleri sevdiği ve biraz ''farklı'' biri olduğu için diğerleri tarafından dışlanmasına rağmen hiçbir zaman kendi özgün kimliğinden vazgeçmemesi ve sevdiği şeyleri sırf yargılanma korkusuyla bırakmaması oldu. Onun yapması gereken, kendini kabul ettirmek için olmadığı birine dönüşmek değildi ve bu küçük kız, çok üzüldüğü anlarda bile zaten bu gerçeği biliyordu. Lilo'nun ihtiyacı olan, yalnızlığın hırçınlığını üstünden atmaktı; tıpkı Stiç gibi. Bu noktada Stiç'in durumunun farklı olduğunu da belirtmekte yarar var. Stiç'in yaradılışı, doğası, kötüydü. Ancak bu kötülük madde madde yazılan bir kötülük değildi. Kötülük olgusunu var eden eylemler değişince, ortada kötülük de kalmaz. 

Her yıkıcı mizaçlı varlığın (insanın) değişebileceğine ben inanmıyorum. Bana göre insanlar kolay kolay değişmezler; sadece bazı özelliklerini kontrol altına almayı ancak kendileri çaba gösterirse öğrenirler. Ancak tabii bu bir çocuk filmi olduğundan bu durum filmde Stiç üzerinden daha toz pembe diyebileceğim bir anlayışla yansıtılmıştı. Ancak sevginin pek çok şeyi tek başına ''iyileştirmediğini'' değişimin sağlanmasının gerçek yaşamda bu kadar kolay ve kökten gerçekleşmediğini aklımızdan çıkarmamamız gerektiğini düşünüyorum. Hayat bunu büyüdükçe bizlere acı yoldan öğretir. 

Öte yandan birini sevmemiz için onun ''Tanrı'nın en güzel meleği'' olmasına da ihtiyacımız yoktur. Lilo'nun kalbinden geçen dilek, ailesini kaybetmenin verdiği travmadan ileri geliyordu: Onu asla bırakmayacak bir arkadaş. Dileğini dilerken bu küçük kız, diğer kız çocuklarının onu dışlamasına neden olan ''tuhaf şeyleri'' bir kenara bırakıp ''çok güzel'' bir arkadaş diledi. Ancak barınakta ilgisini çeken hayvan, herkesin garipsediği Stiç oldu. Burada insanı güldüren çok güzel bir durum var. Belki de Lilo'nun ''güzel'' tanımı, diğerlerinin aklına ilk gelen sıfatlardan oluşmuyordu; ya da belki de Lilo dileğinde geçirdiği ''en güzel melek'' kısmını sadece artık kabul görmek isteyen kırgın yanıyla öylesine söylemişti. Hangisi gerçeği yansıtıyor bilmiyoruz ancak bu durum da bizlere dostluğun, aile olmanın bu tip tanımlamalara bağlı olmadığını, ancak içimizde hissettiğimizde, birlikte yaşantı paylaşabildiğimizde ve birbirimiz için yapabileceklerimiz, verdiğimiz emek ölçüsünde birisiyle bağ kurabileceğimizi, o kişinin bizi bu ölçüde ''asla bırakmama ihtimalinin'' oluşabileceğini ve zaten çok sevdiğimiz birinin bizim için ''dünyanın eennnn güzel meleği'' olabileceğini gösteriyor.


''Bu benim ailem. Kendi başıma buldum. Küçük ve parçalanmış fakat hala iyi.''


Ben Lilo ve Stiç'in maceralarından çok keyif aldım. Yer yer duygulandım, bolca da güldüm. Bence her yaştan izleyicinin ilgisini çekebilecek çok güzel ve artık klasikleşmiş bir animasyon filmi.


Lilo & Stitch (2002) Trailer #1 | Movieclips Classic Trailers için tıklayabilirsiniz.

Hawaiian Roller Coaster Ride (From "Lilo & Stitch") için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Hangi yazılarımın ''değerli'' olduğuna nasıl karar verebilirim?

 

Hangi yazımın değerli hangisinin değersiz olduğuna karar veremiyorum. Eğer ki iç dünyamı anlatıyorsam bir yazının değerini ne belirler? Belli bir konsepti takip edip etmemiş olmam mı? Anlatım dilim mi? -pek tabii öyle.- İlgi çekici konularda yazmam veya veya kurgusal bir konsepti izlemem, kendime çok yaklaşmamam mı? Ya da hiçbiri değil de, sadece benim ''rahat'' hissetmem mi? 

Peki... ben nasıl rahat hissederim? Daha doğru bir ifadeyle, neden bazen rahat hissetmem?

1. Okunduğum için değil.

2. Kendimi tam açıklayamadığım için -artık- değil.

3. Çekindiğim utandığım sıkıldığım mırın kırınlığı için değil.

-ne için?-

Daha çok yazı yazmak için mi?

Blog yazmadan evvel veya yazdıktan sonra hep şunu düşünüyorum: Artık yayıncılık ne kolay. Evet, yazdıklarının geniş bir kitleye ulaşması hala zor ancak 21. yüzyılın ikinci çeyreğine giriş yaptığımız şu yılda artık yazdığın bir ürünü yayınlamak i-na-nıl-maz kolay. (instagram daha çok iş görebilir.)

-yazdıklarını yedirmemek kaydıyla.-

Tabi ki kişisel blog olayının ''olayı'' bammmbaşka. Ancak demek istediğimi anladınız. Her ne kadar kişisel bloglar biraaaz da ''trafiğe kapalı'' sürüş alanları olsalar da... İşte, bir okurumun -senin!- gözlerine yazdıklarım değdi. Yazdıklarım paylaşım alanı bulabiliyor, o halde yayılmak için genişleme olanağı bulabileceği bir yer burası. 

Tabi ki şu an asssla dikkat etmediğim bu -özensiz- yazımı neler neler neeeleerle mukayese etmiyorum. Ancak diyorum ki, milenyum öncesinde -hadi 90'lar da mı desek- yazdıklarımızı yayınlama olanağımız bu denli kişisel bir düzleme sahip değildi. Bu bir, şans!

Paylaşmak, bence üreten biri için kaçınılmaz bir şey. İnsanın doğasında var zaten paylaşmak. Tabii nerede paylaşmak, nasıl paylaşmak, içerik olarak ne paylaşmak? 4N1K soruları. -türetebiliriz.- Yine de özü: Paylaşmak. Üretim paylaşım olanağı bulduğu ölçüde genişleme eğiliminde diye düşünüyorum. Paylaşılmamış bir ürün (bu salt düşünceden de ibaret olabilir) -bence- güdük kalma eğilimindedir. İnsanın her şeyi kendi karnına bastırıp ''benimmm'' -iç ses- haykırmasını -her durum ve zamanda- yapması ona yalnızca durgun bir madde verebilir. Yayılmayan fikir dahi zamanla, katı bir maddeden ibaret olarak karınlarımızda yumak gibi kalır.

Demiyorum ki bir düşünceyi henüz fetüs halindeyken içimizden çıkaralım. HAYIR! -bunu gel de bana söyle(yeyim)- Ancak o fikrin kalp atışlarını duymamız lazım. Duymazsak nasıl anlayacağız yaşayıp yaşamadığını veya sağlıklı gelişip gelişmediğini?

Fikirler, bence, kalp atışlarını dinledikçe büyürler. Karnımızdaki fikirler...

Sindirim aşamasını kastediyorum. Fikirlerimiz salt beyinden çıktığında pek bir duygusuz kesiliyorlar -denendi- öte yandan daha göğüs kafesi taraflarından çıktıklarında da bu Dünya'nın atmosferinde katı kalıyorlar. Nefes alıp verebilmeleri lazım. -uyumsüreci- Bu nedenle de gerekli olan şey sindirim. 

Fikirleri sindirmek konusunda iyi miyim bilmiyorum. Sanırım bu konuda ortam yok. Ya taşa dönüştürüyorum, ya da içimden hızla çıkarıyorum. Her iki durumda da bozuk kalp atışlarını dinliyorum. Sen de duyuyor musun arada sırada bilmem. 

-duyuyormusun?-

Burası kişisel bir blog -öhööömmmm- buraya pek bir anlam yüklememeli. Hadi ordan. :)

Tabi ki bir kişisel düşünce-his-belki deneyim yazısından ne bekleyeceksin? Hele de artık kişisel blogların okunmadığı bir ''çağda.'' Sahi, kişisel blogların ''gerçekten'' okunduğu bir çağ oldu mu? Ben daha bebekken biraz daha okunuyordu sanki. Tabii ''okunmak'' ile neyi kastettiğimiz de önemli. Belki daha bilgi formundaki bloglar okunabilir. Daha, daha, profeşyınıl siteleri tenzih ederim. Ancak onlar bile... onlar bile - ki konumuz onlar değil- o kadar da okunmazlar. Okunurlar, biter. Bu, gerçekten okunmak mıdır? 

Sanırım ben etkileşimli okumaya önem veriyorum. Bunu benim yazmam komik. Tam etkileşim alacakken kaçan bir ''yazar'' kızcağız. Etkileşim aldığım -hatırı sayılır, bir kişisel blog için- etkileşim aldığım eski günler de oldu. O zamanlar yaşadığım şey, okunmak mıydı?

Şimdi de istatistiklerim artıyor tabii canımmm. Ancak, bu, okunmak mı? -değil çünkü organik okur kitlesi değil muhtemelen-

Okunmak önemli mi? -EVET!- Ancak bunun yanı sıra okunmak, içinde bulunduğumuz bağlamda, bir nevi ''paylaşmak'' statüsünde değerlendirdiğimiz bir durum. Paylaşım ağı genişledikçe, yazı da o oranda büyür. Ben böyle düşünüyorum. Büyümesi önemli mi? -EVET!- Ancak okunma kaygısı duyan bir yerden değil. Bu daha çok fikirlerin doğasıyla ilgili bir durum. -Önceki paragraflarda açıklamıştım.-

Kişisel blogların çağı bana kalırsa tükenmez. Okunmazlar (ahahhaha) bu doğru ama şu platform fiziksel olarak var oldukça, yazan birileri mutlaka olacaktır. Fikirlerin doğasını kah bunu üstüne basa basa düşünerek, kah sadece içsel olarak severek benimseyen birileri oldukça, kişisel blog yazarlığı da internet atmosferinde nefes alıp vermeye devam edecektir diye düşünüyorum.

E o zaman, bu pencereden ilk sorularıma göz attığımızda bizi hangi yanıtlar karşılayabilir? Hangi yazılarımın ''değerli'' olduğuna nasıl karar verebilirim?

1. İnternete ''layıklık'' durumuna mı bakmalıyım? -lütfedip yazmışım, hepsi layık beee-

2. Benim içimden duyulmaları mı? -tabi ki bu!-

3. Nefes alacak yazı zaten yaşar mı?...

Cevap... Yok. Bu nedenle kolay yolu deneyip üçüncü şıkkı seçiyorum.

-yazılarından kaçmamalısın.-

Tabii ki bu noktada ''kaliteli içerik'' ile ''değerlilik'' kavramlarını birbirinden ayırmalıyız. Kalite kavramı için de şu an çok çeşitli -en az üç tane- argüman üretebilirim. Ancak konumuz bu değil; ki konumuz bu olsaydı da bu kavram da kendi içinde çeşitli bağlamlara bölünürdü.

Kişisel bir blogda -çoklu yazarlık durumu yoksa- kural koyucu blog sahibidir. Dolayısıyla bir yazının değerini o belirler (evet okur bile değil). Değer kavramı biraz da üretim, yani, yazım aşamasıyla ilgili. Bir yazıyı üretirken ona değer katmamız için hangi ''protokolleri'' (kurallarınız neler?) uygulamalı, gözetmeliyiz; gibi. Benim bu noktadaki kurallarım:

1. Özgün olmalısın.

2. Özgün olmalısın.

3. Özgün...

Evet, yazılarımın kalitesini çeşitli bağlamlarda ben -ve beni okuyan samimi kitlem- belirleyebiliriz. Ancak bir yazının değerini belirlemek başka bir meseledir. Bunu sonuç aşamasında ayrı, üretim aşamasında apayrı değerlendiririz. Üretimde değerlilikte benim için kaçınılmaz yapı taşı, özgünlüktür. Bu nedenle de içimden çıkardığım her üretim, değerlimmiş gibi görünmekte.

-konu kapandı mı? bilmiyorum.-


Okyanus Büyüsü.

 

Sanırım kendimle ilgili beklentilerim, kendimle ilgili kıstaslarım hep yukarıdaydı. Daima ilerleyen bir süreç. Bu nedenle de hep, kendimin gerisinde kaldım. Ben, kendim için hep ilerideki bir noktadaydım. Sanırım bu durum hep biraz böyle olacak. Bunu seviyorum. 

Blogda sorular sormayı da seviyorum. Bu eğlenceli. Sorular sormak, cevaplar bulmak. Bazen beni zorluyor. Çünkü cevapları yazarken bulmuyorum. Yazarken cevap falan bulduğum yok, sadece eğleniyorum. Ben cevapları, asıl cevapları, içimde buluyorum. Bir de cadı sezilerimden, buluyorum. Bunları tabi ki açıklamam. Benim açıkladıklarım, eğlenmek - keşfetmek (arada da ciddi bir şeyler fısıldamak). Yazmak, anlatmak, olası veya olmayası (bot okur kitlemin şişirdiği yazılarım...) okur kitlemle çoğunlukla tek taraflı hoşbeş etmek -çünkü kimse yazılarıma yetişemiyor üzgünüm (değilim)- gibi şeyler yapıyorum yazarken. Bir de... anı kalsın diye. Bugünümden.

Bundan çok değil -hadi zaman vermeyelim de büyüsü kaçmasın- biraz daha yakın zamanda bile bence farklı bir noktada olacağım. Böyle şeyleri yazmam, üzgünüm (değilim). Sanırım bu blog sadece iç dünyam için var. Hepsi ismiyle ilgili. Bunu da seviyorum. Okyanus büyüleri yapmayı seviyorum. Okyanus dalgalarını, bir deniz kızı gibi izlemeyi seviyorum. Veya bir siren? Uuuuuuuu.

Önceden bende bu mu eksikti acaba? -Ne olduğunu söylemem.- Dalgaları, kendim sanırdım sanırım. Dalgaları yönetemediğimde, kendime yüklenirdim. Her şey benim elimde evet, kendim benim elimdeyim evet, ancak dalgaların sorumluluğu bana ait değil. Dalgalar kafalarına göre hareket edebilir, bu beni bağlamaz. Beni, dalgalara olan bakış açım bağlar. Her şey bakış açısı kontrolüyle ilgili olmasa da... Hayatta sağlam durmak, özgüven ve elinde olmayan durumlara karşı kendini konumlandırmak... bununla ilgilidir. 

Çoğu kişi karşıya göre hareket eder. Değerini buna göre belirler. Ben bu oyunları çok gördüm, belki de bundan bunlar bana komik gelir. Çünkü sağlamlık, bununla ölçülemez.

Bundan çok önceden, beni gerçekten etkileyen biri olmuştu. Bir arkadaşım diyelim. Onunla hep çok erken tanıştığımızı düşündüm. Çünkü onunla olan bu ''erken'' tanışıklığım, benim içimdeki bir şeyi tetiklemişti. Çocukken bunu anlamadım. Çocukken ama bunu asssla kabul etmediğim yıllarda... O yılların spesifik zaman dilimini söylemeli miyim bilmiyorum. Ancak çocuktum, bunu söyleyebilirim. Bu, ona verdiğim anlamla ilgili sanmıştım. Yanılmışım. Bu, ne onunla ilgiliydi, ne de ona benim verdiğim anlamla ilgili. Bu, onun bana, kendine ve hayata bakışıyla ilgiliydi. 

Onu uzun yıllar görmedim. Haberini aldım ama çok uzun süre birebir iletişim kurmadım. Onun hayata bakışına çok eskiden dikkat kesilmiştim. Bana, bendeki bir şeyi hatırlatırdı. Merakla bakardı hayata; öğrenmeyi severdi. Tamam, biraz çevreye de kendini spot ışıklarında gösterirdi falan ama... Yine de samimiydi. Kararlıydı. Çok kararlı birisiydi bunu hatırlıyorum. Beni en çok da, bu etkilerdi. Kendi hayatına karşı olan kararlılığı.

Ona hayran değildim. Hatta içten içe bazı açılardan onu küçümseyen bir yanım vardı. Neden bilmiyorum; işte ergenlik. Yine de, ona saygı duyduğumu biliyorum. Çocukken bile. Şu anda saygıyı hak eden bir insan mı bilmesem de, hala daha kararlılığına, hiçbir şeye olmasa bile buna, saygı duyarım. Hayata bakışındaki meraka, isteklerini gerçek yapma azmine... 

O, benim kalbimi koruyan bir figürdü. Romantik anlamda değil; ancak kalbimi koruyan bir figür olduğunu biliyorum. Bana sahte olanla gerçek olanı ayırt edebilmemde yardımcı olan birisi. Bu, kimi zaman bana haksızlık gibi gelmişti. Ben de ''sahte'' olanı yaşamak ve bu yolla yalnızlığımdan arınmak istemiştim. Çok isyan etmiştim. Ama yapamadım. Benim yapım buna müsait değildi.

Onu hiç oturup düşünmedim ancak ne zaman gerçeği anımsamak istesem... o orada oldu. Bunun bir anlamı var mıydı bugün bilmiyorum. Bence bu haksızlıktı, yine söylüyorum. Yine de... keşke gerçek olanı, o kadar küçük bir yaşta görmeseydim diyorum. Bu artık kalbimi acıtmasa, beni umutsuzluğa sürüklemese bile... Keşke, artık anımsayamayacağım kadar uzaktaki bir kıyı olarak kalmasaydı, bir örneği olsun daha olsaydı... diyorum.

Tabii, bu o zamanla ilgiliydi. Onun da çocuk olmasıyla ilgili. Çocuk olmamızla ilgili... Şimdi onun da hayata aynı parıltılarla baktığından şüpheliyim. Muhtemelen hayır; veya bilmiyorum. Bilmem de gerekmiyor. Yine de... kalbim her kırılacak gibi hissettirdiğinde, bu ışık huzmesinde ellerimi dolaştırma eğilimindeyim. Belki de bu, geçmişteki o noktadaki benim kalbimle ilgilidir. Bunun adı, okyanus büyüsü. Kalbini unutmamak. Oysa onu artık hiç hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, sevme potansiyeli yüksek olan yanımdı. Ve, onun bana saygı duyan biri olduğu. Gerçek bir saygı. İçinde yalanın barınmadığı bir saygı... zor bulunuyor malesef. 

Şimdi daha derin ve üç boyutlu bu yanım, bunu bilsem de... Artık okyanus büyülerine inanmıyorum. Belki çok derinlerimde hala inanıyorumdur. Birini görürsem, büyü yapabilen... gerçek birini... O zaman, sadece o zaman gerçekten bir okyanus büyüsü daha yapabiliriz. Üç boyutlu bir büyü. Ama bu, şansa gereksinim duyuyor. Bu devirde gerçek bir büyücüyle karşılaşmak zor. Hele de... gerçek bir cadı için. Bunu yazmam gerekliydi. Çünkü bu içimdeki bir hortum. Öfke. Saçma sapan bir öfke. Bunu görelim diye, artık anımsayamadığım bir zamanı yazdım. Sanki benim yaşamadığım bir zaman... Üzücü mü umut verici mi bilmiyorum. Tek bildiğim... gerçek bir okyanus büyüsü yapmayı çok istediğim...

Keşke gerçeği bu kadar net göremese miydim? Sahte bir büyüye başlasam, gerçeğe dönüşür mü? Gerçek bir büyü, yapabilecek miyim? Yoksa bundan vazmıgeçmeliyim?

Aslında hortum dindi. Yine de bazen öfkeleniyorum. Okyanus büyüsü yapabilecek biri olduğum için delicesine öfke duyuyorum!


Eylemler.

 

Son yazdığım kişisel yazımda kendimi pasta cila atarak anlattığımı fark ettim. Gerçek, belki bir yol haritası ancak yine de, yüzeysel. Var eden biri olmak ne demek? Bununla ne demek istediğimi ben elbette biliyorum, biliyorum... (Belki sen de biliyorsun.)

Bir kitap okuyorum. Bu kitabı en son lisede okumuştum. Mara Dyer serisinin ilk kitabı olan Eksik Parça. Vaktiyle bu kitabı da en çok pasta cilası, yani kapağı, için satın almıştım. Gerçekten güzel bir kapağı ve ilgi çekici bir konusu var. Ana karakter kızımız pek tabii main character sendromundan muzdarip liseli bir kızcağız. Ancak bazı belli başlı erdemlere sahip olduğu da su götürmez.

Peki... benim erdemlerim neler? Ben bu ''erdemlerimle'' kendime bir hayat kuracağımı hayal etmiştim. Pek çok güzel anı biriktireceğimi ve macera yaşayacağımı. Görüntülü hayaller olmasa da, bazı temenniler... Artık bunları sorgulamıyorum. Bununla ilgilenen parçam, olgunlaşan kişiliğimin sıkıcı zaman algısında eridi. Artık pek çok şeyi kafamda büyütemeyecek kadar tahammülsüzüm. Bunlardan biri de bahane bulmak. Bahaneleri oldum olası sevmedim.

Bu nedenle de sana şunu istemiştim, bunu planlamıştım falan fişman yazamam sevgili okur. Zaten anımsamıyorum. Yazacağım her şey, bugün yeniden kurguladıklarım olabilir. Geçmişi kurgulamak mı olur, geleceği kurgulamak mı bilmem. İkisi de iç içe; bahane üretmek biraz da budur: Zamanın ötesinde bir ''amalı cümleler dizgesi.''

Yeniden film izlemeye başladım. Bunu özlemişim. Önce tatlı yapımlardan başladım ki ayağım alışsın. Bu yıl için devasa bir film listesi yapmıştım. Hatta karşımda duruyor ahahhahah. Neyse izledikçe üzerlerini çizerim yine bir ara.

Üzeri çizilecek maddelerden oluşmuş listeler yapmak. Belki de ihtiyacım olan buydu. Ancak ben öncesinde geleceğe bahane buldum, şimdi de geçmişe bahane bulmayı bıraktım.

Benim erdemlerim neler? Bir insanı tanımlayanlar biraz da erdemleri midir? Sanmam aslında biliyor musun; yine de bağlantılı. Erdemlerimiz bence tammm olarak bizim kim olduğumuzu tanımlamaya yetmeyebilir. (O zaman ne yetecek?) -Ben sadece iyilik perisi sendromuna kapılanları da sevmiyorum.- Önemli olan, erdemlerin de yaptığı bence bu, hayatımızı nasıl yaşadığımızdır. Belki de bu, kim olduğumuzdan bile önce gelen bir şeydir. Bağlantılı, çok bağlantılı ancak, daha önce. Hayatımızı nasıl yaşadığımız, kim olduğumuzdan bile önce gelir; çünkü olduğumuz kişiyi şekillendirir.

Olduğum kişi olmak benim yıllara yayılan takıntımdı. Çünkü olduğum kişiye aşığım. Çok aşığım. Hareket. İhtiyacım olan buydu. Yine de o kadar kolay değil sanmıştım. Mıştım mıştım. Şöyle mıy mıy şeyleri hiç sevmem vallahi bak. -Sonunda olduğum kişi oldum galiba.-

Ergenlikte okuduğum kitaplar beni etkilemiş, bunu fark ettim. Gerilimli fantastikli romantizm serpintili kurgular. Cool çocuklar, main character sendromlu kızcağızlar. Yine de okuması keyifli. Her ne kadar artık bir yaşı geçtikten sonra göz devirmemeyi başarmadan okuyamayacak olsan da. Yazar olmak ne kolaymış diye düşünüyorum bu kurguları okurken. Herkes böyle kurgular yazabilir. Herkes böyle kurgular yazabilir mi? -Ergen İlkay bu dediğimi duysa ağzıma... laflarını çarpardı canımmm bir şeyden değil. Sevdiği şeyleri güzel savunurdu o. Bık bık bık bık. :)-

Vay be yıllar geçti. Ergen halim beni görse ne düşünürdü acaba? Hep ben baktım zamanda açtığım yarıklara. Ama o yarıklarda kendine bir ev kurmuş hallerim, şu andaki bana nasıl bakarlardı acaba? Bunu artık merak etmem. -Demiştim; bana güncelleme geldi.- Ancak yine de... Belki de on altı yaş civarındaki İlkay'ın bugünkü bende göreceği şey, benim birkaç özelliğimi tanımlayabilirdi. Bir tek ona izin verirdim biliyor musun? Bir tek ona benim için ''sen busuuuunnn'' demek konusunda izin verirdim.

Ben onda ne görüyorum? Biraz kendimi. Olabileceğim kendimi, olduğum kendimi. Beni o noktadan asla göremeyecek olan kendimi. Kendimi... görüyorum. Belki de bu nedenle ona izin verirdim. Biraz izne ihtiyacı vardı zira. Kendime izin vermeye ihtiyacım vardı. Bu sırrı ona fısıldardım. Böylece, bilmiyorum, belki çok daha erken olduğum kişi olabilirdim.

-Hala olduğum kişinin hayatını yaşamadığımı söylemeliyim.-

Böyle itiraflar bayat, banal ve o tip kelimeler. İtiraf ettin de n'oldu? Değişim senin elinde. Ne değiştirmek istediğini anımsamaya başladın en azından. Hayat insana böyle uyuşukluklar verir işte. Hevesin ölür, isteğin ölür, benliğin ölür. Sonra da dirilirsin. Başka biri olarak ama sen sensin. Olduğun kişisin. Hep olduğun kişiydin. Onun kim olduğunu bilmene bile gerek yok. İnsan yalnızca kendisi olabilir.

Çok tatlı bir film izledim. Bu filmi yıllaaar evvel izlemiş miydim bak gerçekten emin değilim. Lilo ve Stiç. Tabi ki karakterleri biliyordum ancak... İlk kez izledim veya ilk kez izlemiş gibi hissettim işte. Kim olabileceğini ve kim olduğunu keşfeden iki tatlışın öyküsünü anlatıyor. Yorumlayacağım.

Bende eksik olan şey ne biliyor musun? Hareket. Hep buydu. Ben hareketli biriyim. Ama durdukça, olduğum kişi olamadım. Bu sefer olmadığım birinin yapabileceklerini yaptım. Kafamda kurdum. Bu da bana daha fazla hareketsizlik verdi. Oysa... olduğum kişi bunları önemsemezdi. Sadece korktuğumu biliyorum ve bu korku da bana pahalıya mal oldu. Zaman gibi.

Artık korkmasam da çekincelerim var. On altı yaşında olsaydım her şey daha kolay olurdu. Bu bir bahane değil; ancak gerçeklik payı var biliyorsun. Sahi, on altı yaşında olsaydım ne yapardım? Ah bak nihayet doğru soru! Kim olurdum değil, ne yapardım... Yapardım. İzin verirdim, pek çok şeye. İzin vermeyeceğim tek şey, durmam olurdu. Asla korkmazdım, yargılanmaktan. O zaman korkmamalıydım. Böylece, zaten kimsenin beni yargılayamayacağı bilgisini içselleştirerek yaşardım. Daha çok deneyim elde ederdim. İstediğim deneyimleri. Başka bir yerden sana yazardım. Başka bir şehir, hatta ülke. Evet ülke. Bir kedim değil, köpeğim olurdu. Belki ikisi de bilmiyorum ama ikisine birden bakamayabilirdim. O zamanlar köpek isterdim. Belki hala isterim, bilmiyorum. Belki hala yazarım, başka bir yerden. Bu da olabilir, bilmiyorum.

Başka bir meslek yapabilirdim. Ne olurdu bu bilmiyorum. Belki zaman içinde alanımı değiştirirdim. Cesurca yapardım bunu. Cesurca hayata atlardım. Yalnızlıktan korkmadan yapardım bunu. Bu hala kalbimi sızlatır. Yalnızlıktan bu kadar çok korkmuş olmam bana sinirli bir gülme veriyor. Gözlerimde keskin bir bakış beliriyor ve kalbime sancı saplanıyor. Sinirleniyorum. Çok sinirleniyorum, yalnızlıktan bu kadar çok korkmuş olmama...

Hala korkmuyorum. Ancak o kadar çok çok ve uzun süre korkmuşum ki, bu bende hala yük hissi yaratıyor. Çok ağır bir şeyi uzun süre taşıyınca o ağır yük üstünden gitse bile hissi kalır ya, aynennn onun gibi. Algım şaşıyor, yönüm bulanıyor. Sadece söylüyorum, bunların bir anlamı yok. Lafların sözlerin bir anlamı yoktur. Önemli olan eylemler.

Önemli olan eylemler.


Kedi (Nine Lives: Cats in Istanbul) | Belgesel Yorumu

 

Yönetmen: Ceyda Torun

Diğer Adı: Nine Lives: Cats in Istanbul

Tür: Belgesel

Yapım Yılı: 2016


''Hayat çok güzel. Ama yaşamasını bilirsen... Kalp gözün açık olursa sevebilirsin. Sevgiyle baktığın zaman her şey güzel. En ufacık bir kediden, bir kuştan, bir çiçekten zevk alırsan... ne diyim... dünyalar senin olur.''


Kaynak: Pinterest


''Sevdirmek istediğinde geliyor, sevdiriyor, gidiyor. Ben istediğimi yapamıyorum ama. Kuyruğunu tuttum, elimi ısırdı. Ama o kendi istediğini yapıyor. Benim için o, çok önemli. Özgürlüğüne dört dörtlük sahip çıkan bir kedi. Mücadeleci ruhu var. İnsanda olması gereken yapılara sahip.''


İstanbul'un kedilerini anlatan belgeselin baş aktörleri tabi ki kediler! Yardımcı oyuncular olarak ise kedilerin seçtiği insanları görüyoruz. Bu insanlar bizlere bağ kurdukları kedilerin mizaçlarını ve kendi bildikleri kadarınca onların hikayelerini anlatıyorlar.

Bu belgeseli uzuuunnn zamandır izlemek istiyordum. İzlemeyi niçin bu kadar ertelediğimi bilmemekle birlikte, bundan sonrasında her iyi hissetmek, nefes almak ve hayatın güzel yönlerini anımsamak istediğimde kedilerin dünyasını gözlemci bir dille işlemiş bu belgesele başvuracağımı biliyorum.


''Siz nasıl kediyi fark ederseniz, kedi de sizi fark eder. Bu çok karşılıklı bir şeydir. Sanırım bu biraz büyülüyor beni, bu kadar karşılıklı olması. Ayna gibi.''


Belgeselin yönetmeni ve yapımcısı Ceyda Torun'u tebrik etmeden geçmek istemiyorum. Kedileriyle ün yapmış bir ülkenin, hele de İstanbul gibi büyük bir şehrin, kedilerini konu alan yapımlar yapmaması çok tuhaf bir durum. Bu bakımdan bu belgesel kendi türü içinde eşsiz bir yere sahip. Bundan on yıl öncesinde çekilmiş olmasına karşın, kedilerin kendine has dünyasını ve insanlarla olan ilişkilerini dar kapsamlı da olsa kedilerin kendi doğal ortamlarında doğal koşullar çerçevesinde izleyiciyle buluşturması bakımından zamansız özelliklere sahip. Pek tabii on yıl içinde değişen şehrin durumunun kedilerin yaşantısına ve insanların kedilerle olan ilişkisine etkisini de sorgulamak gerekli.


''Bunlar insanı aşık ediyorlar...''


Kediler özgür varlıklar. Sanırım onları en çok bu nedenle seviyorum. Özgür olmalarını, gizemli olmalarını, ne yapacaklarının belli olmamasını, boş vakitlerinde ninja olmalarını, patilerini, mayışmalarını ve kendilerini bir şekilde sevdirmeyi bilmelerini seviyorum. O güzel gözlerini, hipnotize edici bakışlarını ve en çok da her kedinin kendine has bir karakterinin olmasını ilgi çekici buluyorum. Bu belgeselde de birbirinden güzel birçok kedi görüyoruz. Kamera açılarından kurguya, kedi türlerinin çeşitliliğinden (ki daha çok da olabilirdi tabii) kullanılan müziklere kadar belgeseli çok sevdim. Daha ilk kediyi gördüğüm andan itibaren dudaklarıma bir tebessüm yerleşti. Serseriler, kendilerini bir bilgisayar ekranından bile sevdirdiler. Bu belgeseli mutlaka izleyin! 

Ayrıca onların yaşamını kolaylaştırmak için onları beslemeyi, su vermeyi unutmayalım.


''Ayağınızın dibinde kafayı dikip size bakan ve miyavlayan bir kedi, hayatın size gülümsemesidir.''


Hoşça kalın.


Kedi - Official U.S. Trailer izlemek için tıklayabilirsiniz.

Kedi (2016) - Full Soundtrack için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Kader Kapısı (Agatha Christie) | Kitap Yorumu

Yazar: Agatha Christie, Çevirmen: Gönül Suveren,
Yayınevi: Altın Kitaplar

Macerayla geçen bir yaşamdan sonra Tommy ve Tuppence Beresford çifti emekliliklerini gözlerden uzak bir kasabada satın aldıkları eski köşkte geçirmeye karar verirler. Nesiller boyunca farklı ailelere yuva olmuş bu eski yapının içerisinde yıllara meydan okuyan sırlar taşıdığını çok geçmeden anlayacaklardır. Buna çocuk kitapları vesile olur. Gizemleri çözmekte oldukça başarılı olan eski ajan Tuppence, evin eski sahiplerinden aldıkları bir çocuk kitabının içine gizlenmiş gizemli bir şifreyi çözer: ''Mary Jordan'ın ölümü normal değil. Bu içimizden birinin işi, onun kim olduğunu bildiğimi sanıyorum!''

Köşkteki tadilat bile tam bitmemişken bu eski ajan çift, kasabada köşkün tarihini ve Mary Jordan'ın kimliğini araştırmaya başlar. Karı koca için yıllar evvel yaşanmış bu olayı çözmek başlangıçta meraklarını gidermek istedikleri uzak bir gizemken, araştırmaları süresince etraflarını kaplayan tehlikeli bir sırra dönüşür. Bazı sırlar çözülmeseler bile bir zaman kapsülüyle saklanmışçasına yıllar sonra bir çocuk kitabı aracılığıyla eski bir ajanın ellerine düşebilir. Bu gizemli olayı çözmeye çalışan çiftin en büyük yardımcıları ise evin köpeği sadık Hannibal olacaktır.

Agatha Christie ne yazsa okurum kategorisine yerleştirdiğim yazarlarımdan. Ona bayılıyorum! Hayatta en çok tanışmak istediğim ilk beş yazardan biri kendisi olabilir. Ondan bir şeyler okumadan evvel ne okursam okuyayım beğeneceğimi düşünüyorum. Elime aldığım kitabının konusunu bile çok irdelemeden okumaya başlamayı ve her şeyi okuma anında öğrenmeyi seviyorum. Bu kitabını da gözlerimi kapatıp ellerimi kitaplar arasında dolaştırırken rastgele seçtim. Gözlerimi açtığımda yalnızca kitabın ismiyle karşılaştım: Kader Kapısı. Bu isim bana pek bir gizemli geldi.

Kitabı severek okudum. Ancak kitabın bir serinin taaaa beşinci kitabı olduğunu 1000 Kitap hesabımda kitap alıntılarını not alırken keşfettim. Christie'nin bu kitabında bizi ne Hercule Poirot, ne de Miss Marple karşılıyor. Bu roman Tommy ve Tuppence çiftinin yıllara yayılan maceralarından emeklilik günlerinde yaşanmış bir olayı konu ediniyor. Olay kendi içinde bir akışa sahip olduğundan, kitabın bir seri akışının devamı olması benim kafamı olayları anlayamayacağım şekilde karıştırmadı. Yalnızca kitap içerisindeki çiftin eskiden çözdüğü bazı davalara yapılan kimi atıfları anlayamadım ancak bu durum bu kitapta geçen olayı anlamama da engel olmadı. Yalnızca, kitapta işlenen olayın sonuç kısmını zorlama bulduğumu ve daha doyurucu bir sonla karşılaşmayı umduğumu söyleyebilirim.

Çiftin gençlik yıllarındaki maceralarını da merak ediyorum. Onlarla tanıştığım için mutluyum. Christie kitapları bana keyifli zaman geçirten, okurken eğlendiğim ve kafamı yormayan ancak malesef içeriklerini çok çabuk unuttuğum kitaplar. Bu zamana kadar hatırı sayılır sayıda Agatha Christie kitabı okumuş olmama rağmen malesef çoğunu büyük oranda unuttuğumu itiraf etmeliyim... Yine de polisiyenin kraliçesi olan Christie'nin zekice yazılmış keyifli dedektiflik romanlarını okumayı seviyorum.

Kitaplarla kalın.


Burası sana ait...

 

Eski yazılarımı fazlasıyla dramatik buluyorum. Tabii Allah vergisi bir çene, aman anlatma yeteneği, ile her gün (gece) bıkmadan usanmadan yazma pratiği yapmam da okuyanı alıp götüren (her zaman için olumlu mudur, yoksa(m) olumsuz mu bilmem) yazılar yazmamda etkiliydi, hala etkili; biliyorum. Öhömmm. 

Yazmayı seviyorum. Yazmak büyü yapmak gibi bir his. İçimdeki cadı uyanmıyor, sadece görünür oluyor. Kalbime görünür oluyor, bunu hissediyorum. Yazarken hissettiğim o kuş seslerini başka hiçbir eylemde bu kadar yüksek perdeden hissedemem. Bunun adı... evet belki özgüven. Yazmak benim alanım. İyi veya kötü, kesinlikle geliştirilebilir (çünkü buna açığım), ancak her ne olursa olsun benim alanım. Buna eminim, buna o kadar eminim ki, buna herkes de çok emin olabilir. Şüphe bile edemezler, benim eminliğim buna izin vermez.

Bu yıl, içimdeki ürkek genç kızla yüzleştim. Yıldız ziyaretlerimde o hep yanımdaydı. Birlikte yıldız ışıkları arasında kah gözlerimiz dolarak, kah hayal kurarak (ki bu kısım çok önemliydi) uzun ışık yolları katettik. Nasıl hayallerdi bunlar bilmem. Belki de görüntü değillerdi de, bir çeşit hikaye anlatma sanatıydı. Aaaaa bak hatırladım, bu yaz sana bunu da anlatmıştım. Yazdığım ilk öyküyü. Yıldızlara (sesimle) yazdığım ilk öyküyü.

Sesim kullanılmayı hak ediyor. Ne zaman onu duysam bunu düşünürüm. Belki podcast, ne dersin? Ancak bunun için var etmeliyim. Biliyor musun ben var eden biriyim. Var eden bir kadın. Evet, şu kelime, içimdeki kız çocuğuyla -ve genç kızla- buluşma nedenimdi. Benim bir toprak kadını olmam. Bu noktada lafı astrolojiye bağlarsam beni ciddiye almazsın diye korkuyorum. Belki ilerleyen paragraflarda bir yıldız diyaloğunun arasına bu konuyu da sıkıştırıveririm veya veya bunu yapmam ve ucu açık kalır: Ben bir toprak kadınıyım. Bunu bilsek yeterli mi; hayır (açıklamalıyım).

Dört element var biliyorsun. Benim ana elementim (çünkü güneş ve yükselen burcum) toprak. Buna bağlamıyorum. Şu, her şeyi göklerde çizilmiş kararlara bağlayan tiplerden değilim. Ancak bunu küçümsemiyorum, çünkü astrolojik etki gerçektir. Her neyse, ben toprak grubuna mensubum. İnsanlar doğum haritalarını da iyi yorumlayamıyorlar bence. Ben kahve yaparken, çoraplarımı giyerken veya kruvasan yerken bu konuyu düşünebiliyorum. Kendi doğum haritamı.

Sen beni duygusal biri sanırsın. Çünkü Neptünlüyüm. Neptün benim ifade alanım. Mars burcum oradan. Yani kendimi dış dünyaya pazarlama, aman dış dünyaya yönelik hareketlerim, tepkilerim su elementinin nahif, duygusal özelliklerini taşıyor. Bu nedenle sanatı, inceliği içimdeki devasa volkan patlamalarını, kasırgaları ve kıtaların parçalanmasını açıklamak için kullanıyorum. Benim benliğimin suyla ilişkisi bununla ilgili: İfade etmek.

Toprak kadınları (somut olarak katı düzlemde) var edenlerdir. Toprak, son elementtir. Somut dünyada gözle görülür, elle tutulur şeyler ürettiğimiz alan. Ben bununla ilgilenirim. Var etmekle. Üretmekle. Tabii bu noktada başka gezegen ve ev yerleşimlerime de bakmalıyız ancak niyetim kendi doğum haritamın analizini okurlarıma sunmak değil. Ben işin gırgırında, diğer bir ifadeyle, felsefesindeyim.

Benim venüs burcum ise en bayıldığım konumlardan birini taşıyor: Ateş. Ama rüzgarla karışmış bir ateş. Yay burcu. Bu konuma bayılıyorum. Bu konumun özelliklerini taşıyan diğer kadınları da hep ilham almışımdır. Bana ilham veren konumlardan biri venüs burcum. Yaratım burcum. Vizyoner, genişleyen bir enerji, özgür ruhlu, çocuksu bir oyunbazlıkta. Bana hayatta eğlenmem gerektiğini anımsatan yönüm. Tek başına böyle kalsaydı bu kadar derin hissetmezdim belki. Plüton ile venüs burcumun açıları yayda tam kavuşum yapıyor. Bu da beni, evet, tutkulu biri yapıyor. Tipik anlamda bir yanıp sönen tutku değil; iliğimi sömüren, bazen beni bir yerde takılı bırakan ve dönüştüren bir tutku bu.

Niyetim doğum haritamı tek tek açıklamak değil. Yine de nasıl bir kadın olduğumu algılamaya çalışsam, bu gezegenlerin diline başvururum. Üzerine düşünmek için. Kendimi görmek için. Yıldızlarda görmeye çalıştığım bu değildi ancak yıldızlara anlattığım öyküler hep bununla ilgili. Benimle ilgili.

Geçtiğimiz yaz Venüsle Jüpiter'in kavuşumunu izlemiştim. İçimdeki genç kızı bir yıldıza yolcu etmeden önce. Bu bir benlik. İçimizde çözümleyemediğimiz anları, sevdiğimiz anları, acısını taşıdığımız anları taşırız: Benliklerimizi. O genç kız... kırgındı. Bu yaz çok ağladı sana itiraf etmeliyim. İddia ediyorum, tanıdığım kimse benim gibi ağlayamaz. Bu konuda oldukça yetenekliyimdir. Neden ağlamıştım... Ben değil, o ağlamıştı bunu anımsıyorum. Belki de beni bırakmak istemediği için ağlamıştır. Evet öyle, genç kız yanım beni bırakacağı için çok üzgündü. Bu nedenle içli içli ağladı. Ben de saçlarını okşadım, kollarını sıvazladım ve... onun kalbimdeki evini temizledim. Kalbimdeki odasını. 

Burası senin evin. Hadi gir. Rahat ol. Burası sana ait...

Artık üzgün değil. Hiç değil mi bilmem. O, yeni evinde. Orası hep onun eviydi ama oraya girmeyi hep erteledi. Neden -bunu da- bilmem... Belki de çekinmiştir. Benden çekinmiştir. Olabilir. Ne dersin?

Kendimi seviyorum. Bu beni rahatlatıyor. Yıldız seyahatlerimin birinden getirdiğim bir hediye vardı. Bir mesaj şişesi. Neptün kıyılarına vurmuştu. O şişeyi bir heves açtığımı anımsıyorum. İçinden bir cümle çıktı: Sevgiyi keşfettiğinde yüreğin ferahlayacak (şşşşşş bu bir sır, kimseye söyleme sakın sevgili okur). Bu çok önceydi. Bu cümleyi çok erken buldum. Ya da belki de, erken değildi de, ben sadece okudum. İç sesimle okudum. Görmedim bu sesleri. İçimde bildim ama görmedim.

Şimdi duyuyorum, kendi sesimle duyuyorum. Kalbim ferahladı mı? Bu, bildiğimiz anlamda bir ferahlama değil. Bu bir, algı. Algı değişimi. İçimdeki kırgın genç kızla olan acılı vedam, bana bunu hediye etti.


Not: Diğer elementlerden olan okurlarım 'ben de var ediyorum!' diye kızmasın. Tabi ki ediyorsun canımcım okurcum benim. Ama her elementin doğası farklıdır, ben bu yazımda mecazlaştırma yaparak kendimi anlattım yaaa, bu da bir algı - bakış açısı. Topraklar biraz şeydir bilirsin, hah, katı. Tutmak ister, içindekini dışarı görerek göstererek çıkarırlar; böyle var ederler. Ateş, hava ve su daha farklı bir doğada.


Geçici izler.

 

Çocukların hızlı hızlı konuşmalarına kulak misafiri olmayı seviyorum. Kendi aralarında yaptıkları gündem dedikodularına kulak misafiri olmayı. Son günlerde örneğin, dünya kupası muhabbeti gündemlerindeydi. Bu işin kitabını yazmış yorumları beni biraz etkiledi kabul ediyorum. Sanırım en çok da, o muhabbet anında tüm dünyayı küçük gruplarına indirgemelerinden etkilendim. Sanırım, içimdeki bir yan, aynı taşlara basarak yürümek için yolun bir ucundan diğer ucuna büyük adımlar atan zamanlarıma, özlem olmasa bile, sevgi dolu bir iç çekiş duyuyor.

Küçükken çoğu zamanım anneannemlerde geçti. O yıllarda bundan hiç hoşlanmasam bile, bakkala hep ben giderdim. Bir amca ile karısı bakkalı işletirdi. İsmini de hatırlıyorum. Onlar olmadığında çalışan bir abi de vardı. İlginçtir, veya değildir, o sokak üzerinde art arda tam üç bakkal vardı. Buna karşın bence çoğu kişi ortadaki benim de gittiğim o bakkalı tercih ediyordu. Bunu tabi tam olarak bilemem ancak belki de benim çocuk zihnim ''mutlaka ikinci bakkaldan alışveriş yapmama'' tembihlendiği için, o bakkalın asıl bakkal olduğunu düşünüyordu.

Hala orada üç bakkal da duruyor mu bilmiyorum. En son haberdar olduğum şey, ikinci bakkalın el değiştirdiğiydi. Bunu direkt olarak görmediğim için mutluyum. Çünkü o bakkal ve hatta gitmediğim diğer bakkallar da, benim çocukluğumun arka planındaki motiflerdenmiş gibi görünüyor. İnsan büyüdüğü yıllarda gözlemledikleriyle aslında dünyayı ilk önce kendi içinde kuruyor. Bir bakkal, sadece bir bakkal olmayabilir sözgelimi.

Örneğin o üç bakkalın yan yana sıralanışı benim için ikinci bakkaldan alışveriş yapma tercihim demek. İkinci bakkalın bizzat kendisi ise, oraya gitmeden evvel oflayıp poflayışım, sabah aldığım börek veya poğaça (evet satılıyordu ve fiyatı uygundu), akşam aldığım yoğurt ve ekmek (ama en çok yoğurt, çünkü onu taşımak da gözümde büyürdü). O zamanlar ofladığım bu göreve bugün sevgiyle bakmıyorum hayır. Bu daha çok, anımsamanın verdiği hüzün olabilir. Yumuşak bir hüzün. Çünkü zamanla, özellikle de dış dünya dekorlarımız değiştikçe, içimizdeki dünya da çatırdar. Bunun gibi.

Küçükken özellikle de yazları hep tayt ve tunik giyerdim. Bunu gerçekten sevmezdim. Neden söylemediysem... Aslında güzel giysilerdi. Değişik, tam seveceğim. Ancak ben 'tam' sevmezdim. Kardeşim mesela elbiseler giyerdi. Uçuş uçuş elbiseler. Benim de elbiselerim olduğunu fotoğraflarımızdan görüyorum ama... Onlar da seçilmiş elbiselerdi. Belki annemin, belki teyzelerimin bana seçtiği elbiseler. Ben de sesimi çıkarmazdım tabi. Hatta üstüne düşünmezdim bile. Sonuçta, evet renkli ve farklılardı. Galiba güzellerdi de. Yine de sesimi çıkarsaydım, ki o zamanlar neyi sevdiğimi kendime itiraf etmemiştim, başka giysiler giymek istediğimi söylerdim biliyorum. Hayır uçuş uçuş elbiseler de değil. Ne isterdim bilmiyorum, bildiğim tek şey... neyi istemediğim.

Tüm hayatım neyi istemediğimi görmekle geçti. Belki de tam da bu nedenle istemediğim şeylerin tam göbeğinden ilerledim. Benim sınıflarım bile bir tuhaftı. İyi sınıflarım da oldu kabul ama çoğu iletişim bağı zayıf sınıflardı. Sınıf deyince benim aklıma yıllar evvel ortaokulda gittiğim dershanedeki sınıfım geliyor. Hayatım boyunca, bakın abartmıyorum tüm hayatım boyunca, istediğim arkadaş grubunu orada bulmuştum. 7. sınıfta gittiğim dershanemdeki sınıfımda. Sonra sınıflarımız değişti, sonra bir daha değişti (sınavlardaki başarı derecesine göre ilk beş ve son beşe girenler sınıf düşüyor ve çıkıyorlardı) ama o arkadaş grubuyla geçirdiğim zaman dilimi (ve hatta elimde kalmış olan beş kişilik grup fotoğrafımız bile) hep içimde bir sıcaklık olarak kaldı. O zamanlar anlamamıştım. Tüm o yıllar boyunca bile, büyürken ve hatta büyüdükten sonra bile anlamamıştım, ama ben en çok da o beş kişilik fotoğrafımızdaki anda mutluydum.

Neyi seviyorsak onlar hakkında konuşurduk. Çoğunlukla müzik. Ben zaten ilgi alanı kontenjanıyla hep kolayca arkadaş edinmişimdir. :) Ergenlik yıllarında bunu yapmak ise çok çok çok kolaydır. Birlikte müzik dinlersiniz, izledikleriniz okuduklarınız dinledikleriniz hakkında konuşursunuz... sonra baktınız anlaşıyorsunuz, her şey hakkında konuşabilirsiniz. Çocukken genelde o aşamaya daha sonraları geçilir ama yine de bağ kurmak kolaydır. Kendin olarak kabul görmek, kolaydır. Bir de aynı başarı sıralamasında olduğumuzdan da olabilir tabi, hayata bakışımız da benzerdi onu anımsıyorum. Bu nedenle birbirimizin yanında birbirimizdik. Ders çalışmaya bakışımız aynıydı, geleceğe bakışımız benzerdi ve en önemlisi, henüz çocuktuk.

İsimlerini de hatırlıyorum. Zaten bazılarıyla yıllar sonra bile hala takipleşiyorum. Hala aynılar. Hala o beş kişilik grubumuzdaki gibiler. Muhtemelen değiştiler, benim gibi ama yine de... Çocukluğumda tanıdığım herkesi tanıdığım yüzüyle anımsıyorum sanırım. Örneğin birinin yüzündeki şaşkın sırıtışıyla veya sevdiği bir şarkıcıya olan hayranlığının coşkusuyla. Bu nedenle de, eskiden tanımış olduğum kişiler aradan kaç yıl geçerse geçsin içimdeki kişisel zaman dilimimde hep en güzel yüzleriyle yaşıyor olmalılar. Ne şanslılar, değil mi? Bazen böyle düşünüyorum. Acaba ben de onlar gibi birinin içindeki şahsi zaman diliminde en güzel yüzümle yaşıyor muyum diye düşünüyorum. (Hayır, gibi geliyor.)

Sanırım artık mezuniyet zamanı geldi. En çok da buna özendiğimi fark ettim. İlk iki mezuniyetim pek sayılmaz sanırım. İlkokul mezuniyetimi anımsamıyorum bile, sadece bir fotoğrafa bakabiliyorum. Ortaokul mezuniyetim ise benim için pek güzel değildi. Yine tüm fotoğraflarımda kocaman gülümsemiş ve önüme çıkan herkesle anı olsun diye fotoğraf çekilmişim :) ama yine de... O yıllarda iyi değildim. Lise mezuniyetime gitmeyi istemiştim ama benimle annem veya babam gel(e)meyeceği için istemiyorum demiştim. Mezuniyetime halamla gitmek istememiştim. Mezuniyet akşamı hava yağmura kayacak gibiydi de -bir itiraf- iyi ki gitmemişim işte diye kendimi avutmuştum. Yine de kepim ve cübbemle fotoğraflarım var. Hatta bir fotoğrafım anneannemin misafir odasında asılı da o fotoğrafı her görüşümde vay be diyorum. Aslında ilginçtir yüzüm pek değişmemiş gibi görünüyor. Oysa değiştiğini biliyorum ama fotoğrafa bakınca çok ufak değişiklikler dışında aynı kızmışım gibi görünüyor. Sanki başka kimse aradaki benim gördüğüm o devasa farkı göremezmiş gibi. Bu nedenle de vay be diyorum, vay be.

O fotoğraf çekimine bir tık geç gitmiştim. O sıralar hoşlandığım bir çocuk vardı onu hatırlıyorum. Sanırım benden çekinen bir yanı vardı, sanki öcüydüm Allah Allah. Keşke çekinmeseydi, bunu düşünüyorum. Keşke ben de çekinmesine izin vermeseydim, bir de bunu. Sanırım bu yazımı okusa bile kendisi olduğunu anlayamaz. Zaten artık o bile onu tanıdığım hali gibi görünmüyor olmalı. Aslında kimse, onu tanıdığım haline benzemiyor (şşş).

Üniversite mezuniyetim tatlıydı. Hatta en çok içime sinen mezuniyetim oydu. Mezuniyetten önceki günlerde sınıfta önüme gelene bir defter doldurtmuştum. Benim ve üniversite yıllarımız hakkında ne not almak istiyorsan yaz, demiştim, bir de bana bir şarkı öner. Keşke daha çok kişiye yazdırsaydım ama defter doldurma işini geç akıl etmiştim. Aynısını orta sonda da yapmıştım. Bir defteri önüme gelene doldurtmuştum. :) Ben böyle şeylere hep değer verdim. İzlere. Hep de güzel izler bıraktığımı gördüm. Ama geçici izler. Bu biraz kalbimi hüzünlendirse de, bilmiyorum, belki de önemli bile değildir.

Aslında üniversite mezuniyetimden önce de üzgündüm. Hatta ağlamıştım. Yine lise mezuniyetim gibi olacak sanmıştım. Çok üzülmüştüm biliyor musun, artık biliyorsun. Ama sonra mutlu olmuştum. Mezuniyet elbisemle çok güzel görünmüş ve en sevdiğim hocamdan geçici bir mezuniyet kağıdı almış, fotoğraflar çekilmiş ve çok mutlu olmuştum. Hatta üniversite yıllarımın en mutlu günü, en içimde hissettiğim gün o gündü: Mezuniyetim.

Bazen başka kararlar alsaydım bugünüm nasıl olurdu diye düşündüğüm oluyor. Başka bir bölüm okusaydım, okulu ilk yılın ardından bırakıp başka bir bölüme geçseydim... yüksek lisansa o yıl pattadanak başlamasaydım... Birini beğendiğimde ve onun da beni beğendiğini bildiğimde onun hayatımın aşkı olmasını beklemeseydim. Arkadaşlarıma çok değer verirken, korkmasaydım. Keşke korkmadan bir şeyi olsun yapsaydım mı yoksa? Hayır. Ama benzer. Belki de farklı yapmam gereken bir şey yoktu bilmiyorum. Sadece aklıma gelince aklımdan geçiririm. Daha mutlu olabildiğim bir versiyonumu.

Beni bu zamana getiren şeyler için yapabileceğim hiçbir şey yok. Çoğunu hatırlamıyorum bile. Hatırladığım tek şey, izler. Bundan sonra farklı olabilir tabii. O sadece yoldu, ben değildim; bunu unutmamalıyım biliyorum.

(11.06.26)


Yaşam Lekesi.

 

Annemle aramızda aşılamayacak duvarların olması beni üzüyor. Bunu o dahil kimseye itiraf etmem. Belki de bu nedenle suçlu benim, değil mi? Hem genelde evlat tarafı suçludur. Anlıyorum, kolay değil içinde bir canlıyı büyütmek, onu doğurmak, onunla ciyak ciyak zamanlarından itibaren ilgilenmek, palazlandırmak, yürütmek, büyütmek... Anlıyorum. Yine de, tüm çabalarımın boşa gitmesi, beni bu konuda suskun biri yaptı.

Annem hakkında yazmak iyi olduğum bir alan değil. Sanırım gelecek olası bir yorumdan çekiniyorum. Lütfen yorum yapma mı demeliyim; o halde yazmamalıyım. Hayatta en çok kalbimi kıran kişinin hep annem olacağını sanırdım. Ancak zamanla ona ve onunla olan ilişkimize alıştım. Bu ilişkinin iyi olmadığı kesin, kötü de denemez. Artık denemez (benim çabam ve özverimle - bence). Yine de hep, çok küçüklüğümden beri hep, uzak.

Bu canımı yakmazdı, eğer annem gerçekten uzak bir kadın olsaydı. Soğuk, duvar gibi soğuk ifadesiz biri olsaydı. Cevap alamadığım, ellerimi bomboş bırakan bir duvar gibi bir kadın olsaydı... Sesinin tınısı bu kadar nameli olmasaydı. Bu kadar kolay gülümsemeseydi, konuşmayı bu kadar çok sevmeseydi :), bu kadar... bu kadar... diğerlerine bu kadar... Bir bana uzaktı. Hep. Bu benim suçum değil, bunu anlayalı çok olsa da... Bunu kabulleneli, annemi, tavrını, uzaklığını, buna bakış açımı, her şeyi, kabullensem de... onu ve bizi böyle kabul etsem de... boşluk bile bitse de... Bu benden çok şey götürmenin ötesinde, bana götürülebilecek bir şey bile vermedi. Bu, bir çocuk, hele de bir kız çocuğu için zor bir şeydi. Hala öyle, zor.

Küçükken onun yanaklarını okşardım. Bunu ben de hayal meyal hatırlıyorum. Çok küçükken, çok çok küçükken... bir evim olduğunu bilirken. Sonra bitti. O yumuşak ev hissi, bitti.

Bu aslında biraz zorlama bir yazı. Ama bloğumda annem hakkında bir yazı olmasını isteyen bir yanım var. Hazır artık nihayet kalbim sakin, anlatmak istiyorum. 

Benim bileğimde bir doğum lekesi var. Ben çok çok çoook küçükken anneme ''bu ne'' diye sormuşum da, annem de bana ''ben'' demiş. Sonra bana kim bileğimdeki o doğum lekesini gösterse ben de herkese kendimden emin bir şekilde ''annem'' demişim. Bu beni güldürüyor. Bunu daha evvel birkaç kez laf arasında anlatmıştım. Doğum lekesi üzerine konuşmuştum. Ne demiştim... Bir kere bir şeyi anlatınca o şey bayatlıyor. Yine de bu bayatlamış anlatımı yazıma ufalamak istiyorum.

Ne dediğimi ben bile unutmuşum bak sen şu işe ahahhahah... Ciddiyim, oturdum düşündüm; yok. Doğum lekemizin annemizin karnında geçirdiğimiz günlerden bize bir hediye olduğunu bu nedenle de ne zaman bileğime baksam bu izin bir dönem karabasanlarımı dağıttığına benzer bir durumu anlatmıştım.

Bir adım atsaydı, tek bir adım... ben ona koşardım. Kucak kucak kucak yapmış mıydı bana hiç acaba? Bilmiyorum. Belki de o, öyle bir kadındı. Kardeşimin çocukluğu için benden gelen bir antremana sahipti bunu biliyorum. Bu nedenle kız kardeşim, bana hiç kucak kucak kucak yapılmadığını hiç anlayamaz.

Anneme kırgın değilim. Bu nedenle kızgın da değilim. Anneye kızılmaz değil mi? Ama kırılabilirsin. Ben kırgın değilim. O kırgınsa da bilemem. Bence evlatların da bazı hakları olmalı...

Bu, kalbimde iyileşmeyecek bir yara. Bir iz. Belki yaşam lekesi. Bunun telafisi yok. Bunu böyle kabul ettim. Bunu çözmek için çok çabaladım. Kendi içimde büyük oranda çözdüğümü gururla söyleyebilirim. Bence bu, gerçekten gururlanmaya değer bir şey. Çünkü beni yerden göğe, gökten yerin dibine vurdu (her seferinde). Ben asıl... babama kırgın kaldım. Anneme değil, hep en çok en yakın arkadaşım olduğuna inandığım babama (belki de bu nedenle) kırgın kaldım. Güzel gülümsemelere kolayca aşık olmamı sağlayan babama... Çünkü anlamadı, onu ne çok sevdiğimi hiç anlamamıştır. Defalarca söylesem de... Artık anlatmayı bıraktım.

Anlatmayı bırakmak güzel bir karar. Artık sorunlarımız bitmiş olmalı. Zaten yoktu, değil mi? Sadece ben kırıldım. Defalarca kırıldım ama sorunlarımız yoktu. Ben arada bunları çözmek istedim ama sorunlarımız hep benim sorun çıkarmamdı. Hep, buydu. Bu nedenle artık bıraktım.

Baksana bloğumun her yanında kıpkırmızı bayraklar dalgalanıyor. Bunların rengini açmaya çalışmıyorum. Ben buyum. Kendimi her halimle görüyorum. Görmediğim hallerimi de kabul ediyorum. Ben, uzun bir yoldan geldim. Çok yorucu bir yol. Aç susuz... Kimseden su isteyemedim, kimse de bana su vermedi. Hatta... yolda yükler bile edindim (herkes gibi). Çok yoruldum. Sonra bitti. Bu muydu? Buydu. Bırakınca her şey kolaydır.


Beklentisizlik.

 

Kimseden hiçbir şey beklememenin özgürlüğü, böyle bir şey var. Evet, birileri sana bir şeyler 'verebilir', profesyonel veya samimi bir ilişkilenme biçimi ve düzlemi kurulabilir ve hatta bağ bile oluşabilir. İş bağı, aile bağı, arkadaşlık bağı, romantizm bağı. Bağ. Bu kelimeyi severim ama ona bağlanmıyorum.

''Çünkü bana bunun için izin verilmedi.'' Böyle diyebilirdim, hala diyebilirim. Buna hakkım var. Bu cümleyi hep başım dik kurabilecek biriydim. Bir cadı!, böyle biridir. Başı dik biri. Bu yüzden de pek çok kez taşlanmışımdır. Sonra yine bağra basılmış, yine taşlanma olasılığıyla baş başa bırakılmış ve...

Bağ kelimesini severim ama bu kelime benden, kendim dışındaki tüm beklentilerimi çaldı.

Buna çok öfkeli olduğum zamanlar oldu, hala olabilir. Yapabileceğim ve aslında biliyor musun (bu yazının tek itirafı bu olacak) yapmak istediğim (belki de artık) hiçbir şey yok. Belki de, kalmadı.

Beklentin kalmayınca böyle olur. Heves de kalmaz, istek de. Gözlerin parlayarak bakmazsın. 

Kendime bayılıyorum. Bunun hakkında bir yazı yazmak istesem de çok dillendirmek iyi mi bilmem. Bir küçük altyazı geçsem, yine de bunu yapabilir miyim? Kendime bayılıyorum. Bu benim, buna gerek var mıydı bilmem, beklentisizlik karşısında aldığım şey gibi görünüyor.

Bu yolla olmak zorunda mıydı; bunu düşünüyorum. Keşke bu yolla olmasa mıydı, bilmiyorum.

Birini sevmek içinde beklenti barındırır mı? Barındırır. İnsan olmak bunu mu gerektirir? Başka bir şey olsaydık da barındırır mıydı? Evet. Sözgelimi bir kedi, bir yunus, bir ağaçkakan olsaydık da birini sevmemiz halinde beklenti beslerdik.

Ben kimseyi veya bir şeyi sevmiyor muyum? Seviyorum ama beklemiyorum. Hayat benden bunu gerçekten aldı ya, vallahi durumu dramatikleştirmeyim dedim ama ne yapabilirim... Artık üzüntümü de geride bıraktım. Çünkü beklemediğim bir şey var. Sanırım insan hayatta her şeyin olabileceğini kabul ettiğinde böyle oluyor. Beklemiyor.

Beklemiyorum. Neyi bilmiyorum. Bir karşılık, hayır. Kalmak. Bunu beklemiyorum. Kalmayı, beklemiyorum. Oysa ben hep, hayatta bunu istedim belki bilirsin. Kalmayı istedim. Elimde olsa ruhumu içimden çıkaracak kadar büyük bir tutkuyla bunu istedim. Bir şeyde, tüm varlığımla kalmak.

Bu, tehlikeli. Kimse bunu hak etmez. Bir şey bunu hak eder ama o da tehlikeli. Evet, çünkü kalamazsın. Tehlike bu. Kalamazsın. Belki de hayat böyle bir yer değil. Dünya böyle bir yer değil.

Bunu fark etmek büyümek, olgunlaşmak ve türevi bir kavram olmasa da, afili bir kelimeyle ifade edilebilir. Oysa sadece üzücüydü. Benim için. Bunlar benim için olanlar. Kalanları gördüm. İçim gitmedi, kıskanmadım, imrenmedim. Arada isyan ettim ama kendi kalmama izin verilmeyişlere isyan ettim; diğerlerine değil. Kendime değil. Kalmama izin verilmeyişlere.

İnsan değişiyor; öte yanı bu. Belki de artık eskiden düşündüğüm anlamda bir ''kalma'' halini deneyimlemek istemiyorum. Son günlerde bundan kaçamıyorum. Oturup da düşünmüyorum, bu fikirde de kalmıyorum. Belki de ben kalamayan biri miyim? Hayır, ben bu hayatta en çok kalabilecek kişilerden biriydim. O büyüüüükkk potansiyel bende hep vardı ve en acısı bunu hep bildim. Çok gençsin bla bla. Eskisi kadar değil. Bu da beni üzdü, çok üzdü. Yapılabilecek bir şey yoksa burada da kalma.

Keşke kalabilseydim. Geçecek olsaydı bile, kalabilseydim. Kalamadım. Bu beni üzdü. Çok üzdü. Çünkü artık kalamam.

Kimse de kalmadı zaten. Kimse, hiçbir şey. Kalmadı. Kalmak istemedi. Bu beni yaraladı, çok yaraladı. Değersiz hissettirmedi. Aksine, bu yolla kendime bayılmak dışında açık kapım kalmadı. Kalmadı.

Özgürlük bu mu? Hep biraz ''korkutucu'' biri olmuşumdur. Belki de insanlar bende bu kalmama, kalınmama halini içten içe seziyorlardır. Bir cadı olmak bunu gerektirmez ama... 

Ben bir cadı değilim. Olsa mıydım? Bir cadı. Bunu severdim. Ama bir cadı olmak için bile bir şeyin kalması gerekir. Bendeyse, evet, hiçbir şey kalmadı. Kalan benim.

Sözü burada kesmeli miyim? Yoksa umut verici bir son mu yazmalıyım? Umut nedir; devamlılık mı? Kalan benim, bu bir son mu? Bir kapanış. GÜM.

Beklenti bana sadece gözyaşı verdi. Derin gözyaşları. Bir sürü gözyaşı. Yalnızlık. Fiziksel acı. Yargılanma. Beklenti beni bir cadı yaptı. Oysa ben, artık beklemiyorum.

Kendi değerini kendin belirlersin, cart curt. Bu, değer belirlemek değil. Bu, kalınması. Kalmak. Bu, bu kelimedir. Kalmak. Kalmak... Belki de adaletsizce, belki de karşılığı var ama göremedim. Bilmiyorum. Bilmek isterdim ama malesef artık kalamam. Beklentisizlik insanı özgürleştirir. Başka biri yapar. Belki de, kendisi yapar. Bilmiyorum.

Bunu kabul etmek zor, belki de zordu.


Midori.

 

Midori benim yeni günlüğümdeki ilk yol arkadaşım. Nedendir bilmiyorum, onu bloğumda da tanıtmak istedim. O, Haruki Murakami'nin İmkansızın Şarkısı isimli kitabının karakterlerinden birisi. Aslına bakarsanız kitaptaki ana karakter bile değil ama benim kitaba dair en çok, hatta dürüst olmak gerekirse tek, sevdiğim detay. Bu kitabın filmini izlemedim (açıkçası beni de pek çekmedi) ama filmde Midori'ye hayat veren Kiko Mizuhara'yı da pek severim. Hatta kendisi geçen yıl saçlarımı kestirdiğimdeki ilk günlerimi atlatmamda bana yardımcı olmuştu sağ olsun ahahhahaha. Ah neyse, boşver. (Ama buna rağmen yeniden saçımı çok kısa kestirmek istediğim bir zaman dilimi yaşadım, akıllanmamışım.)

Anlayacağın Midoriyle evvelden de bazı paylaşımlarımız olmuştu. Hatta kendisini kitabı okuduğum ilk dönemde birkaç seferliğine iki lafın belini doğrultma arkadaşım da yapmıştım. Ancak nedendir bilinmez sonra yine canım Aomame'ye dönmüşüm. Yalnız fark ettim de ben Murakami'nin kadın karakterlerini baya seviyorum. Ciddili seviyorum hem de. Kanlı canlı insan olsalar kankam falan olsunlar isterdim o derece seviyorum hani. Buna rağmen Murakami Bey, bence, kadın karakterlerine yeterli önemi göstermiyor. Yani tamam, Aomame bir keresinde bir kitabının ana karakteri (ilginçtir) oluvermişti. Ancak onda da Aomame'nin kodumu oturtturan eril yanını vurgulamadan duramamıştı yazarımız. Şöyle gerçekten agresif veya pasif agresif olmayan güçlü bir kadın karakteri ana karakter hiç yapmamış Murakami (baya da kitabını okumuş olmama rağmen ben hiç rastlamadım). Belki de her ana karakterinde kendini yaşamak istediği içindir, kim bilir... (Bundan çok fazla şüpheleniyorum ama konumuz Murakami değil tabii ki).

Günlük yazarken ''sevgili günlük'' ve türevi bir ifade biçimi kullanmak yerine, kendi seçtiğim bir karaktere (bir yazar, ünlü, sanatçı veya karakter, hatta evcil hayvan, her şey olabilir) yazmayı tercih ediyor ve bunu inanılmaz çok seviyorum. Ben de bunu yapmaya üniversiteye geçtiğim yaz başlamıştım. Sanırım cansız bir nesneye düşünce ve hislerimi aktarmak beni kesmemeye başlamış ki, ben de devreye hayal gücümü sokarak kanlı canlı bir insana anlatırmışçasına yazmışım içimden geçenleri. Bunun benim üstümde birden çok faydası oldu tabi. İlki dediğim gibi canlı bir varlığa anlattığımı düşünmem cansız bir deftere anlatmaktan daha rahatlatıcıydı. Orada biri var hissini falan da hissettiğim yoktu bu arada. Ama yine de ''birine'' anlatmak, ''bir şeye'' anlatmaktan daha hoş geliyordu bana. Evet doğru kelime, hoş. Hoşuma gidiyordu. :)

İkinci ve benim için daha önemli olan sebep ise, ilginçtir, bir yerden sonra sanki anlattığım kişinin bakış açısını benimseyerek veya benimsediğimi düşünerek düşüncelerimi farklı bir bakış açısıyla görebiliyordum. Örneğin, ''Midori benim şimdi bu anlattığım olayda nasıl bir tepki verirdi, bu olay hakkında ne düşünürdü,'' gibi. Açıkçası bu soruları da hiçbir zaman açık açık düşünmedim. (Ki açık açık düşünmek ve hatta bunu düşünüp bir yazı yazmak da verimli olabilir.) Ancak ben daha çok bunları sezgisel olarak farkındalık boyutunda algılıyordum. Bu konu üzerinde İlkay olarak uzun uzun düşünmüyor, adeta bir anda Midori gibi düşünüyordum (Midori'yi temsili olarak kullandım, yoksa onun ne düşüneceğini şu anda tam olarak bilemiyorum :). Sanırım bu da beni bir şekilde pratik biri yapmış. Empatik doğru ifade olmayabilir ancak başkalarının bir konu hakkındaki izlenimlerini algılama yetim bu pratiklerimle hız kazanmış gibi görünüyor.

Midori'ye doğum günümde yazmak istedim. Aslına bakarsanız defterin hiç dokunulmamış sayfası bana öylece bakarken, hatta tarihi yazdıktan sonra bile, Midori'yi seçtiğimden bihaberdim. Aklımda birkaç olası isim olsa da, Midori bunlardan biri değildi. Sonra sanki elim benim bilincimin algılayamayacağı bir hızda bilinçaltımı okudu ve ''Sevgili Midori''sine seslendi. Böylece ilk yol arkadaşım beni boş satırlarda beklemeye başladı. Başlangıçta tutuktum. En son düzenli günlük yazmamın üstünden baya zaman geçti. Yine aralıklı olarak bir şeyler yazdığım olmuştu ama o aralıklar arasındaki zaman dilimleri o denli uzaktı ki, kendimi günlük yazıyor gibi bile hissetmiyordum. Hatta biliyor musun, bazen günlük yazıyor, sonra tıpkı blogdaki sildiğim yazılar gibi sayfaları koparıp atıyordum. O sayfa o defterde kalsın istemiyordum sanırım. O sayfa benimle birlikte zamanda ilerlesin istemiyordum. Nitekim öyle de oldu. Ne yazmıştım hatırlamıyorum.

Her günlüğümün ilk sayfasını günlüğümle tanışmak, son sayfasını vedalaşmak için kullanırım. Ciddiyim, defterim sanki canlı bir varlıkmışçasına ona önce kendini tanıtırım. Evet önce yazarı olan kendimi değil, yazdığım deftere kendini tanıtırım. :) ''Sevgili bilmem ne, sen benim bilmem kaçıncı günlüğümsün,'' gibi. Böylesi dediğim gibi biriyle sohbet etmişim gibi hissettiriyordu. Şimdi de benzer bir şey yaptım ama daha çok o andaki karşılaşmamızı yazdım Midori'ye. Nereden geldiğimi, nereye gitmeyi umduğumu değil; neden orada onunla olduğumu yazdım. O anki his ve düşüncelerimi yazdım. Günlük yazma amacı da aslında budur ancak ben, sanırım :), bir şeyleri inciğine cinciğine açıklayan birisiyim. Günlüğüme bile, ahhhh. :)

Sanırım neden Midori'yi seçtiğimi anladım. Çünkü ondan öğrenmek istediğim bazı şeyler var. Onunla ben benziyoruz biliyor musun sevgili okur. Yani Midori ile ben. Sanırım kendime yol arkadaşı seçerken buna dikkat ediyorum. Kendimde geliştirmek istediğim özelliğe sahip bir karaktere anlatmaya özen gösteriyorum. Bu özellik bende de oluyor, çünkü bende hiç olmazsa ortada gelişecek bir şey de olmaz; ancak öte yandan o karakter o özelliği daha güzel kullanabiliyor. Onun bakış açısına ihtiyaç duyuyorum bu nedenle. Ona yazmak bizi birbirimize yaklaştırıyor. Bir noktada tüm yol arkadaşlarımdan ayrılma nedenimiz de bu oluyor olmalı.

Günlük yazmadığım dönemde blog yazdım. Ama oradaki sesli veya sessiz okurlarıma anlatmak ile, kendi seçtiğim bir imgeye anlatmak arasında da fark var tabii ki. Blog dilimi kullanmam defterlerimde. Daha çok İlkay olurum. Daha şeffaf. Sanırım bugünlerde buna biraz ihtiyaç duyuyorum. Kendimi farklı bir gözle görmek, günlük yazmaya dair sanırım en sevdiğim durum.


Genel Kültür Bilgisi (Boş Beleş) Notuuu: Ayrıca Midori Japonca ''yeşil'' anlamına geliyormuş. Google amca şöyle diyor: ''Midori , sürgünlerin, genç yaprakların veya bütün bitkilerin rengini ifade eden Japonca bir kelimedir. Ayrıca ormanları, doğayı veya çevreyi temsil etmek için de kullanılır.'' Aomame de Japonca ''yeşil bezelye'' demek idi. Murakami yeşil rengini seviyorduysa demek. Neyse Midori ismini beğendim.

(09.01.26)


La vie est un voyage.


İçim, yıldızlarla dolu rüzgarlı bir yaz gecesi gibi sevgili okur.

Böyle gecelerde gökyüzü açık, yıldızlar ışıl ışıldır. Gündüzün sıcağı ve bunaltıcılığı yerini serin havaya bırakmıştır. Serin ve şiddetli bir rüzgara. Bu nedenle yıldızları uzun uzun izlemek için bir gece daha bekleyeyim dersin. Yine de içinde tanımlayamadığın bir genişlik vardır. Ferahlık olmasa da... içinde uzay zaman bükülmüş bükülmüş bükülmüş ve nihayet genişlemiş gibi hissedersin.

Uzayın büyük bir kısmı karanlık maddeden oluşuyormuş. Onun nasıl bir yapı olduğu bilinmiyor. Ben de kendi içimdeki karanlık maddeleri anlıyorum. Kendimi sorguladığım falan yok. Sanırım sorgulama olayı direkt benim kişiliğim. Yani oturup da bu niye böyle demem, şak diye farkındalık gelir bana. Neden sonuçludur pek tabii ama ben sabırsız biriyim. Üstüne uzun uzun düşünemem vallaa.

Bazı geceler hala hüzünlü olduğum oldu. Ama eskisi gibi değil. Hüznümün sebebi korkum aslında. Bir şeylerin olmayacağına inanmak, bir şeylerden vazgeçmek; onu deneyimleyebileceğini bilmekten çok daha kolay. Oysa bir şeyler için emek vermek kadar insana yaşadığını hissettiren bir şey yok bence.

Sana aynadaki yansımamı değil, direkt aynayı anlatıyorum değil mi? Bunun çok daha değerli olduğunu düşünüyorum. Yaniii, düşünüyordum. Sanırım bu nedenle yansımamdan çok, aynamı yazdım. Sanki ayna değiştikçe, yansımamı da farklı görür oldum. Yansıma gerçeğin kendisi değildir, oysa ayna yansımayı gerçekten görebilen tek şeydir. Bu nedenle sana yolumu anlatmak bana hep daha güzel geldi. Beni görebil diye sanırım. Veya ben kendimi görebileyim diye bilmiyorum. İkisi arasında gerçekten bir fark var mı ki?

Sanırım önceden, mutluluğu bir ideal olarak ele almışım. Yaşım daha küçüktü ondan mı acaba? Yoksa fazla olgunluk yanılgısına mı kapılmıştım? Benim için pek çok şey bir idealdi. Bu nedenle onları tam olarak yaşayamadım. Ben bir ayna değilim. Bir şeyi kusursuz görmeme gerek yok. Hisler kusurludur. Evet öyle. Seni yanıltır. Yine de bizi canlı kılan budur. Yanılmak.

Belki de yanılgı diye bir şey yoktur. Ama içimde daha o derse gelmedim. Bunun da korkuyla bir ilgisi olabilir mi sence? Boşver, hepsi zaman kaybı.

Sana bir söz yazmıştım hatırlıyor musun? Bir dersimde bir hocam laf arasında söylemişti, ben de o sözün sonuna bir cümle eklemiştim. ''Hayat bir yolculuktur (la vie est un voyage), ama kendi etrafında dönüp durduğun.'' Saçmalık. :) Yani benim eklediğim kısım. ''Hayat bir yolculuktur.'' Bu kadar.

Sanırım sadece kendi parçalarımı bulmaya çalıştım. Bir yapbozun dağılan parçaları gibi. Bir yerde hoşuma giden bir şey görünce, onun benim bir parçam olabileceğini düşündüm. Oysa bu da saçmalık.

Ben canlı bir varlığım. Ben insanım. İnsanlar parçalandığı yanılgısına sahip bütün- Bu kadar bilmişlik yeter!

Sevdiğim parçaları enstrümantal olarak dinlemeyi seviyorum. Şarkı başka bir şarkıya dönüşüyor. Bir dönem keman coverlarını severdim. Şimdilerde piyano dinliyorum.

(16.06.25)


Popüler Yayınlar