Dileğim, benim dileğim.

Gökyüzünü izledim. Sanki daha önce hiç izlememişim, sanki ilk kez gökyüzünü izliyormuşum gibi hissettim. Bir dileğimi gökyüzüne bıraktım. Aslında birkaçını. Özellikle ikisini. Ama en çok birini.

O dileğimi çok sevdiğimi fark ettim. Çok çok çok fazla sevdiğimi. Bu yüzden bunca zaman onu hiç bırakmak istemediğimi, onu bırakınca fark ettim. Gökyüzü o kadar güzeldi ki, bir önemi yok diye bile düşünemedim. Dileğim beni ağlattı. Onu bırakmaktan korktuğum için kaçırdığım tüm o zamanları düşündüm. Çok çok öncesinde kalanı bile. Beni bu ağlattı. Zihin açıklığıyla gelen birkaç damla gözyaşı. 

Sonra gökyüzünü izleyiş. Bu, inancın ötesinde bir his. Huşu gibi değil, beklenti gibi bile değil. Belki de hak ediş. Hak etme hissi. Yorgunluk ve hak ediş. Bir de güzellik. Güzel gökyüzünü izlemek, beni mutlu etti bunu itiraf etmeliyim. Sanırım artık yıldız mektubu yazmaya ihtiyaç duymuyorum. Belki de buna ihtiyaç duyan, dileğimdi bilmiyorum.

Yine de gökyüzüyle dertleştim. Zaten gökyüzü benim dertlerimi az dinlemedi. Çok konuştum onunla, çok fazla konuştum. Belki de tek bir şeyi anlamak için bu kadar fazla konuşmuşumdur, bunu da bilmiyorum. 

Önceden kalbim acırdı. Belki de bırakamadığım için acıyordu. Uzun zamandır üzüldüğümde bunun beynimden, düşüncelerimden olduğunu hissediyordum. Bunlar geçiyor. Düşünceler geçer. Ama kalp acısı... Bu da geçer ama acır. O acıyı yitirdiğimde bile ağlamıştım. Çünkü korkmuştum. Bırakmaktan çok korkmuştum. Sanki ölecekmişim gibi korkmuştum.

Belki de artık inanıyorum. Dileğimin gökyüzüne ulaştığına inanıyorum.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Demian - Emil Sinclair'in Gençliğinin Öyküsü (Hermann Hesse) | Kitap Yorumu

Yazar: Hermann Hesse, Çevirmen: Kamuran Şipal,
Yayınevi: Can Yayınları

Emil Sinclair, dünyanın kurallarını erken fark etmiş bir çocuktu. Ona göre dünya, aydınlık ve karanlık olmak üzere ikiye bölünmüştü. Emil'in bildiği aydınlık dünya iyilik, sevgi ve güzellikten ibaretti. Bu dünyanın içerisinde ailesi, düzenli evleri ve şaşmaz öğretiler vardı. Bu dünyada sadece kabuller yer alırdı; Emil'in içinde dolaşan hayaller, tutkular ve sorgulamalar bu dünyanın dışındaydı. Bu korunaklı dünya dışındaki dünya ise karanlıktı. Orada bilinmezlik, sezgiler ve sorgulamalar bulunur ve aydınlık dünyanın kurallarını hiçe sayardı. Emil on yaşındayken kendini bu iki dünyanın sınırında gördüğü günleri anlatmaya başlıyor. Kitap boyunca Emil'in bu günlerinde yer etmiş ve ona iki dünya arasındaki seçim hakkını gösteren sınıf arkadaşı Max Demian ile olan yıllara yayılacak ilişkisini okuyoruz. Demian, Emil için sadece güçlü bir çocukluk figürü olmakla kalmayıp yetişkin yaşamının da bazen rehberi, bazen sorgucu; bazen dostu, bazense işkencecisi oluyor.

Kitabı, hakkında konusu dahil hiçbir fikrim olmadan okumaya başladım. Bazı yazarlar bana bu güvenceyi veriyor. Tam da bu nedenle yazarın izinden ilerleyerek, kitabı beğeneceğime inanıyor, en olmadı beğenmeme ihtimalimi düşünmüyorum. Bu kitabı bana yaklaştıran durum giriş kısmındaki şu cümleydi: ''İçimde dışarı çıkmak isteyen bir şey vardı, ben onu yaşamaya çalışıyordum yalnızca. Neden böylesine güçtü bu?'' Bu cümle içimdeki bir noktayı titreştirdi ve merakımı canlandırdı kabul ediyorum. Ancak bu cümleden bu kadar etkilenmemin esas sebebi benim kendi iç dünyam değil, kitabın yazarıydı. Kitabın yazarına olan güvenimin teminatı işte bu girişteki ilk cümlede karşıma anında çıkıvermişti.

Hermann Hesse psikanaliz ile mistisizmin kesişim noktasında duran bir yazar. Onun eserlerini sevme sebeplerimin başında, yazarın dünyayı anlamlandırmaya çalışırken bu iki alandan da beslenmesi geliyor. Hesse'nin ilgisi dış dünya olaylarından çok, bireyin iç dünyasının bu dış dünyayı fark etmesine yöneliyor. Onun karakterleri yaşadıkları olaylar ile değil, bu olaylarla dönüşen benlikleri ile karşımıza çıkıyor. Zaten kendisi de başarılı bir yazar olmaktan önce, onu başarılı bir yazar olmaya götürecek bir yaşantı geçmişine sahip. Gençlik yıllarında yaşadığı ruhsal bunalımlar sonrasında psikanalizle ilgileniyor. Carl Gustav Jung'un öğrencisi Lang ile karşılaşması ve aralarındaki dostluk sonrasında Jung'un fikirlerinden etkileniyor. Bu etkinin izlerini ise yazarın karakterlerinin kendilerini keşfetme süreçlerinde görüyoruz.

Yazarın bu kitabında ise kitabın anlatıcısı olan Emil'in çocukluk yıllarındaki sorgulamaları ile başlayan süreç, bana göre uzun yıllar yalnızca başlangıç aşamasında kalıyordu. Kitabın tamamını düşündüğümüzde her ne kadar bizleri bir bireyselleşme öyküsü karşılasa da, kitabı salt bu perspektiften okumanın insan yaşamının ve içgörülerinin çeşitliliğini gözden kaçırmak anlamına geldiğini düşünüyorum. Emil aile evinden; diğer bir ifadeyle aydınlık dünyasının merkezi olarak gördüğü yerden uzaklaştığı ergenlik ve ilk gençlik yıllarında kendisini karanlık dünyanın içinde buluyor. Burada artık yanında ne Demian, ne de aydınlık dünya hatırlatıcıları bulunuyor. Demian'la zaman zaman yeniden karşılaşsa da, Demian artık onun yaşamındaki baskın figür olmaktan çıkıyor. Emil'in içsel arayışını uzaktan izleyen ve ona yön veren bir hatırlatıcıya dönüşüyor. Emil'in hayatına başka mentorlar da giriyor, o da başkası için bir mentor haline geliyor. Ancak tüm bu dönüşümlerin arasında Demian, ona iki dünya arasındaki sınırın hala var olduğunu hatırlatan kişi olarak kalıyor.

Kitaba ve yazarın anlatılarına dair en sevdiğim durum ise tam bu noktada kendini gösteriyor: Bana göre bu kitabın ana karakteri ne kitabın isminde bile yer alan Demian, ne de bizlere arayışını anlatan Emil. Bu kitabın ana karakteri bir figür olmaktan öte direkt olarak anlatının kendisi. Eğer bunu bir tema altında ifade etmek gerekirse; bu noktada da bir kesinlik değil, kitabın temel dinamizmini de ifade eden şu ikilik karşımıza çıkıyor: Arayış ve kopuş. Kitaptaki karakterler değişiyor, büyüyor, birbirlerinden uzaklaşıyor ya da yeniden karşılaşıyorlar. Ancak bu iki tema sürekli varlığını koruyor. Bazen karakterlerin üzerine siniyor, bazen onların yerini alıyor, bazen de kendi aralarında yer değiştiriyorlar. Ancak anlatıyı ileriye taşıyan esas güç hep aynı kalıyor. Arayışın doğurduğu kopuş ve kopuşun doğurduğu yeni arayışlar. Bana göre kitabın esas meselesi de burada ortaya çıkıyor: Merak. Bu ikili gibi görünen döngünün içinde ortaya çıkan pek çok olasılığa hayat veren merak duygusu. Dünya içindeki kendi yerini bulmaya yönelik o bitmeyen varoluşsal merak.

Kitabı dışsal sorularımla değil, içsel bir merak hissiyle okudum. Bu durum beni gülümsetiyor; çünkü karakterin de anlatısının temelinde bu vardı. Geçmişini açıklama çabasından öte, bu geçmişi içsel bir merak dürtüsüyle görme isteği. Benim içimde yer eden kitaplardan birisi olduğunu söyleyebilirim. 

Kitaplarla kalın.


Kendi içime demir atmak.

 

Orta yaşlı hallerimi düşünüyorum. Ya da olsa olsa, ilk gençlikten nihayet tam olarak çıktığım ilk olgunluk halimi. Bu zaman dilimim kaç yaşlarıma tekabül eder acaba? Sanırım bu herkes için üç aşağı beş yukarı benzer olmakla birlikte değişim gösteren bir yaş grubu. Bazıları yirmilerinde de bu adıma gelebilir tabi veya bazıları için bu evre kırklara kadar sarkar. Ancak ben otuzlarımı hissediyorum. Belki yirmilerin sonu ve otuzların başı mı? Hayır, otuzların ikinci yarısı değil mi? Evet öyle.

Otuzlarının ikinci yarısında olan çoook hoş bir ablayı instagramdan takip ediyorum. Gerçekten müthiş birisi ancak öyle müthiş birisi olunmaz, doğulur. Benim hamurumda ne var acaba? Ben yalnızca bunu sezebiliyorum. Sezdiğim o titreşimi seviyorum. Yıllar önce de bana böyle olmuştu. Bir hayal beni hayal etmişti; o ana tanık olmuştum. Ben gibiydi ama daha parlaktı. Varlığından yayılan bir ışık. Onun gibi olmak için yaşam hakkında çok düşündüm. Gözlerim öyle parlasın diye, mutluluğu düşündüm. Ancak parlamadı. Yalancı bir ışık. Belki de uzay zamanın bükülmüş bir köşesindeki gerçek parlak ben, sana onu anlatan beni hayal etmişti. Ne saçma bir hayal. Zaten ben onu hayal edemedim.

Bir öykü kitabı okuyorum. Zaten kısacık. Belki bu akşam bile sana anlatabilirim. Ancak onu kısacık diye okumaya başlamadım tabi ki (ve tabi ki bazen böyle şeyler de yaptığım olur, şşş). Bu kitabı yazarı nedeniyle okumaya başladım. Bu yazarın adını nerede görsem, adını kendisinden bağımsız düşünürüm. Bana hep sana bahsettiğim cool ablalardanmış gibi gelir. Yazarlığı bir yana, ben onu kadın kimliğiyle aklıma getiririm sanırım. Okuduğum kitap Tomris Uyar'ın Güzel Yazı Defteri isimli kitabı. İçerisinde kadınlar var, erkekler var; kadınların gözünden erkekler var, erkeklerin gözünden kadınlar var... ve zaman var. 

Bir abla var burada da, Güzin abla. :) Zamansız bir kadınmış. Zamansız bir kadın nasıl olunur ki acep? Önceden olsa böyle şeylere çok gülerdim. Hatta dalgaya alırdım. Tabii bunu yapmadan önce bir bilir kişi edasıyla inciğini cinciğini incelerdim. Önceden olsa... ne kadar önceden? Çok yakından. İnsanın içi bir anda değişebilir mi? Sana önceki bir milyonuncu yazı açıklamamda ''artık eskisi gibi yazamam'' derken neyi kastettiğim fikri aklıma geldi. Daha bu ay bile ''eskisi gibi'' yazdım hadi ama... Neydi eskisi gibi dediğim bu belli. Peki neydi, ''yazamam'' dediğim? 

1. Gerçekten yazamayacağımı ifade etmiştim. Yazmış olmam, yazabildiğim anlamına gelmez. İç dünyam, bazı şeyleri yitirdi. Belki de insan değişirken (veya dönüşürken veya büyürken veya olgunlaşırken veya hepsi birdenken) böyle oluyordur. Bir şeyi verirsin, karşılığında bir şeyi alacağın da meçhul tabi. Bunu zaman gösterebilir. Belki de karşılığında yaş alırsın. Zaman insana bunu vermez mi? Yaş. 2. Öte yandan, ''artık yazamam'' derken, gerçekten yazamadığımı değil de yazmamam gerektiğini de ifade etmiş olabilirim. Artık beni hayal eden ışıklı kızı hayal etmeye çabalamaktan yorulmuş olabilirim. Bazı şeyler olmayınca olmuyor demek ki. Ve demek ki, ışık içeriden farklı şekillerde akıyor. Benimkisinin akış yolu neşe olmasa gerek ya da öyle saf bir parlaklık. Benim içimden akacak veya akan bir ışık varsa bile şayet, bu, damıtılmış bir ışık olurdu. Saf bir ışık değil, benim içimden sıkarak çıkardığım bir ışık. Ya da belki de ben, tüm saf ışığımı boşluğa yaydım. Hor kullandım. Bu nedenle de kendime yetecek ışığım kalmadı.

İnsanların hep kaz ayakları ilgimi çekerdi. Küçükken bile. Belki de bana kaz ayaklarını sevdiren, babamın gülümseyen yüzüydü; olabilir. Çünkü kaz ayakları benim için yaşlanmanın değil, gülüşün sembolü oldu. Gülmeyi anımsatan yaş alma çizgilerini bu nedenle severim. Örneğin kaş arası çizgilerini sevmem. Çünkü çizgiler bize bir insanın nasıl yaşadığını gösterir. Tüm o yıllar boyunca yüzünden yansıttığı kimliğini gösterir. Ben acaba nasıl bir kimlik yansıtacağım, yansıtmış olacağım? Belki de bu soru nedeniyle bir sonraki aşamadaki kendimi, değişen yüzümdeki kendimi merak ediyorumdur.

İnsanlarda ve kendimde (bazen) en sevdiğim bir diğer şey de tok bir sestir. Benim sesim bile değişken. Ancak ciddi ve resmi olduğumdaki tok sesimi ve hastayken değişen cızırtılı sesimi seviyorum. Bu ikincisini üniversiteden arkadaşlarım da severdi. Bana karakter katan bir ses gerçekten. Galiba dümdüz bir kızım ve bunu sevmiyorum.

Dümdüz bir kız olmakta bir sakınca olmasa da, ben hep dümdüz olmayan ablaları seven bir kızdım. Bu nedenle de bunun gerginliğini yaşıyorum. Ancak ben, kendimden çok uzak olan da bir kızım muhtemelen. Yıllar içinde biraz bile kendime yaklaşmışsam bu, yine muhtemelen, diğer bir kişi vesilesiyle olmuştur. Bunu bile mi tek başıma yapamıyorum yani!?

Ben aslında çocuk edebiyatında ''ustalaşmak'' (!) istemiyor(d)um. Tamam bunu da yapabilirim ve gerçekten samimi bir istekle bunu istediğim uzun bir dönem yaşadım. Bunun için çabaladım da ama olmadı. Ben zaten ne zaman bir şeyi istesem... Ah, olumlamacı abla ve abiler bu halime şiddetle karşı çıkıyorlar. Ama ne yani, yalan mı söyleyim!? Yalan söyleyemediğim için mi ruh halimin kayan bir yıldıza düşüşünü izleyip duruyorum. Kendi içime demir atamıyorum, belki de sebep bu.

Çocuk edebiyatı ürünü verebilirim. Çok da güzel yazabilirim. Ama ben ''çocuk kitabı yazarı'' olmak da istemezdim sanırım. -mezdim? Sanırım? Ah, hala mı İlkaycığım... Hala net değilim değil mi? Değişken bir yapı. Bu, bence diğerlerini de korkutuyor. Bö! Beniyse sıkıyor. Ben bana ne olduğumun söylenmesini sevmiyorum. Bu, birini yargılamaktır. Benim bence tüm hayatım varoluşumu (direkt yeryüzünde kapladığım alanı) savunmakla geçti. Tüm bunlar olurken ben nasıl varoluşumu yaşayacaktım?

Dün instagramda takipleştiğim ve çok sevdiğim birinin bir yazısını okudum (şu yazısını). Orada umut kavramına değinmişti. Ben de ona bir yorum bıraktım. Umutla aramın iyi olmadığını ama yarına inanmamız gerektiğini yazdım. Bu ne perhiz ne lahana turşusu gerçekten?! Umut yarına inanmak değilse, o zaman nedir? Bahsettiğim yazıyı ve belki yorumumu okursan anlarsın aslında. En olmadı ne demek istediğimi sezersin. Ancak buna karşın, söylediğim kendi içinde temelde tutarlılık barındırmasına karşın... Neden yarına inanabilecek cesaretteki ben, umudu sevmiyorum? Cevap basit: Yaşantılarım. Öte yandan, ben umuttan ne anlıyorum veya bir zamanlar neyi anlamıştım da hala o eski anlayışın bir uzantısı üzerinden yargıya varıyorum?

Umut, sanırım, bazılarına göre kendiliğinden bir inanç, bazılarına göre bir şeyler yapmayı gerektiren bir durumdur. Muhtemelen gerçek yaşamdaki tezahürü ise hibrit bir duruma karşılık geliyor. Bu oldukça mantıklı, itiraf etmeliyim. Ancak, yine de burada benim uyumlanamadığım (bu nedenle defalarca hayal kırıklığı yaşadığım) bir durum var. Dış koşullar. Evet, bu. Hayatta benim kadar sorumluluk alan birini tanımadım, tanıyacağımı da artık sanmıyorum. Ben önce kendime bakarım, sonra karşıya. En sonda da tüm oluşuma ve oluşa. Sonra yine kendime. :) Ancak bu denklem her olay ve duruma uymuyor. Belki de benim umut tanımım bile hep emek temelliydi. Evet öyleydi. Konu sadece maddi\ somut dünya konusu olmadığında bile, bir aşkı düşlerken (ve korkarken, şşşş) bile... hep önce kendime baktım. Kendi sorumluluğuma. İkinci durumlardan ben ne anlarım, pas geç gitsin. Benim robot zihnim bunu kavramaz bile. Öte yandan ilk durum için kırgınım. Çok kırgınım sevgili okur(um). Çünkü ben dürüst bir yerden sevmek ve emek vermek istemiştim. Ben hayatımda benim kadar... Tamam tamam evet ondan da tanıyamam. Az zırlayıp döneceğim.

Kendimi görüyorum. Bu sefer hayalim mi beni hayal ediyor, ben mi onu ayırt edemiyorum. Belki de ikisi arasında bir ayrım yok. (Ya da sadece instagramda görüp hayran olduğum cool ablanın etkisinde kalmış da olabilirim...) Onun saf bir parlaklığı yok. Biraz korkutucu bir yanı var. Yumuşak bir enerji ama bu korkutuculuk bir sezgi gibi insana çarpıyor. Kötücül değil, kırgın bir korkutuculuk. O seni önemsemez ki. O kimseyi önemsemez. İnsan olarak önemser. Çok önemser hem de. Tüm kişilerin ve şeylerin varoluşunu önemser. Belki hala merak bile ediyordur (çünkü ruhu bundan yapılmış). Yine de... içindeki boş alanlar bile kendi mülkü. Asla birine veya bir şeye ait olmayacak. Bunda onun için kabullenilmiş bir kırıcılık, onu izleyenler için sezilen bir korkutuculuk var.

Hala yazmayı sevdiğini görebiliyorum. Belki Tanrı ona bu yeteneği verdi. Belki de o bu dünyanın yaşamında bu beceriye sıkı sıkı tutundu. İkisi arasında bile pek bir ayrım yok. Bizler savrulmamak için hep bir şeylere tutunmaz mıyız? O da işte öyle biri. Kaç yaşında kestirmek zor. Genç bir görünüşü olsa da, eskisi kadar değil. Belki de çocukluğundan beri ''büyümek istediği'' yaşa nihayet gelmiştir. Umarım o yaşta durur. Kaç yıl yaşarsa yaşasın, aynı enerjide durmasını ve onu gördüğüm o kısa andaki gibi cool durmasını temenni ederim.

Olmasa da onu severdim. Ama o bana, şu anki genişleyebilecek algı noktama, en çok benzeyen şey gibi görünüyor. Önceden olsa, sana, ''o olmak istiyorum'' derdim. Bunu kendime de der miydim bilmiyorum. Kelimelerle desem de, gerçekten der... Derdim. Ama o ben değilsem, o benim içimdeki bir potansiyel değilse, o halde beni nasıl bulmuş olabilir? Aramızda ne var? Zaman mı, bahaneler mi, boşluk mu? Bizi ayıran şey, yaşantılar mı? Biraz öyle, biliyorum. Ama o olmak için ne yapmalıyım? Yaşantı deyince insanın aklına ilk olarak daha sıkıcı, yakıcı ve kırıcı şeyler gelme eğiliminde sanırım. Belki de herkesin değil, benim aklıma öyle şeyler gelmekte demeliyim. Oysa belki de onun edinmesi gereken yaşantılar bunlar değildir. O zaman nedir?

Bunu mevcut algımla anlayamıyorum. Belki de yalnızlığımı tek başınalıkla takas etmeliyim. Bu bedeli ödemeden gerçekten hiçbir zaman mutlu olamayacağımı ve iç ışığımı her seferinde başta en yakınımdakilerin kıracağını biliyorum.


Bazen Bahar, Melisa Kesmez.


Akış, ne hoş kelime.

 

İnsanın kardeşinin büyüdüğünü fark etmesi tuhaf bir his. Onun taaaa doğduğu zamanları da hatırlıyorum tabi ama o zamanlar ben de çok küçük olduğumdan beni etkileyen esas kısım orası değil. Kardeşimin doğduğu zamanlara dair belli belirsiz hatıralarım bana yalnızca bir kardeşim olduğu fikrine olan bakış açımı gösteriyor. Beni asıl duygulandıran, onun ilkokul ve ortaokul yıllarındaki ilişkimiz. Ben üniversiteye giderken bile küçüktü, ne ara kocaman kız olmuş olabilir? Onunla sinemaya gittiğimiz günleri acaba anımsar mı? Sanırım sorsam, ''aaaa evet,'' der ve belki bana benim bile anımsamadığım birkaç detayı söyler. Sonra da belki gülüşürüz. Yine de o, kendisini ve aslında o yıllardaki bizi, benim gözlerimden görmemiştir. Beni bu mu duygulandırıyor, yoksa onun büyümesi mi? Bu noktada emin olamıyorum. Sanırım iki durum biraz iç içe.

Onunla olan kavgalarımız bile benden veya ondan kaynaklı değil de, üçüncü bir kişi veya olaydan kaynaklı olmuştur. Ona sanırım en son o çok küçükken, ben de çocukken gerçekten alenen kavga amaçlı yaklaşmışımdır. Hayatta kimseye kardeşime olduğum kadar hoşgörülü olmam. Kimseye, kızdığımda bile şefkatle bakmam. Onunla olan olası bir sorunumuzda sorun ondan mı kaynaklı, yoksa bir dış etkenden mi bunu düşünürüm. Ama bunu sadece ben düşünürüm sanırım. Bu, biraz yorucu olsa da... benim asıl içimi daraltan, sevgimi gösterdiğim her an, bunun bir dış etken nedeniyle bozulacağı korkumdur. Bu, kardeşimle olan ilişkimizi bile etkilemiştir. Belki de zamanla gerçekten koparız. Bazen bunu düşünüyorum. O, benim samimi sevgimi görmez; bense kendimi korumak için geri dururum. Belki roller zaman zaman tersine döner ama içimden bir ses, aramıza mesafelerin gireceğine emin. Bunun olmamasını dilerim. Çünkü bunun ihtimali bile gözlerimden birkaç damla yaşın süzülmesine neden oldu. 

Üst katımıza yeni evli bir çift taşınıyor. Komşumuz olacak kız, kardeşimle aynı yaşlarda (belki de aynıdır) ve hatta onunla adaş. :) Sanırım bu benzerlik de kardeşimin büyüdüğünü açık açık görmemi sağladı. O küçük kız hala gözlerimin önünde; öte yandan artık genç bir kadına dönüşüyor. Açıkçası doğum tarihi bana komik geliyor. O tarihte doğanlar bu kadar büyüdü mü yaaa... diyorum ama büyüdüler biliyorum. Belki sen de benim doğum tarihime aynı şeyi söylersin. İşte insan ancak kendi kişisel tarihini bilebiliyor. Bu noktada kendi kişisel tarihimi düşünüyorum. Bunu düşünmek benim için biraz hüzün barındırıyor. Tüm bu saydığım yaşamın doğal akışına dair durumlara sanki gerçekten bir dış dünyalı gibi yabancı hissediyorum kendimi. Instagramdan takipleştiğim eski sınıf arkadaşlarım ya evleniyor ya da bebekleri falan oluyor. Hayatlarını kurmuş olmalarıyla bile ilgilenmiyorum biliyor musun? Ben zaten hep, insanların statülerine veya maddi düzlemdeki ilerleyişlerine değil, bağ kurma biçimlerine dikkat kesilirim.

Her insanın kendi yolu olduğunu biliyorum. Dahası, her insanın kendi mutluluğu olduğuna inanıyorum. Ben kimseye kolay kolay gıpta bile etmem. Eskiden hele, hep, ''ben kendi mutluluğumu istiyorum,'' derdim. Bence hayatta herkese yetecek kadar mutluluk yolu mevcut, hatta sınırsız. Bu nedenle başkalarının yollarına bakıp kıyas yapmak bana saçma geliyor. Benim baktığım durum ise... dikkatimi çeken o tek durum ise, benim yabancı hissettiğim bir şey olduğundan dolayı ilgimi çekiyor ve bana kendimi, itiraf etmek gerekirse, eksik hissettiriyor. Eksiklik bile aslında artık doğru kelime değil. Zamanla içim dönüştü. Bazı konularda çok katı inanç ve hatta çok katı umutlara sahiptim. :) Bu nedenle bunların değişmesi yavaş ve çok acılı oldu benim için. Hala bence olması gerektiği noktaya evrilmediler ama her şey bir anda olmaz artık bunu biliyorum. Dahası, her şey insanın kendi elinde değildir ve her şeyi kendi başımıza kabullenmemiz de gerekmez. Belki de tüm bu yavaş ve acılı kabul süreçlerimin en başında bu temel gerçeği kabul etmeliydim: Yalnız başına yapmak zorunda değilsin.

Kendimi bazı hislere geç kalmış hissettiğim çok an oldu. Olaylara demiyorum, dikkat etmelisin, hislere dedim. Bu da bir yanılgıydı kabul ediyorum ancak artık değil. İnsanın daha sağlıklı bir düşünce yapısına gelmesi her zaman için daha iyi hissedeceği anlamına gelmiyormuş sanırım. Veya ben yine katı bir inancımı, aynı katılıkta başka bir zıt inançla değiştirmeye çalışıyor da olabilirim. :) Yine de bu katı inanç, doğru; biliyorum. Çünkü hayatta tek değiliz. Sadece bizim değişmemiz hiçbir şeyi değiştirmez. Bizim içimizin canlı kalmasının bile bir hükmü yok. Böyle değil derler ama böyle. Bunun böyle olmamasına en çok ben inanmak isterdim ama ben kendimi kandıramam. Belki de bu süreçte hayatta en çok kendimi kandırmaktan korkuyorumdur. Çünkü zaman kaybetmekten gerçekten korkuyorum. Kaçırdığım ve geri gelmeyecek onlarca his var! Daha fazlası... Daha fazlasını kaçırmaktan kaçınmam bana daha fazla hissedemeyeceğim hissi mi verir bilmiyorum ama umurumda değil. Çünkü ben zaten yeterince uzak, yabancı ve buruk hissediyorum.

Benim hayat yolum böyle miydi bilmiyorum ama böyle ilerledi. Kendimi suçlamıyorum. Bazı dış koşulları suçluyorum ama bu suçlamalarımı artık önemsemiyorum. Ne olmuş yani, ben de biraz boşvermeyi bilseymişim. :) Yine de burukluk orada. Geçmişe dönük değil; artık değil. Ama şimdiye mi ait bu burukluk, yoksa geleceğe mi bundan da emin değilim. Belki de aklımdaki o çok katı istek, o çok sınırları belli istek... yaşamak için tutunduğum şey, şeyler... İstediğim şekilde olmayacak. Üstelik bu istekler, geçmişin istekleri. Aslında ana sorun bu. Şimdinin isteği değilse o zaman sorun yoktur?? Hayır vardır. Burukluk. Benim hayatım kocaman bir burukluk. Hayatım mı böyle yoksa ben mi böyle hissediyorum artık ikisi arasında ayrım yapamıyorum. Ayrım yapmamın bir önemi var mı bundan da emin değilim. Öte yandan, aslında direkt bu konseptin önemi yok. Çünkü kabullerim zor da olsa, ittire kaktıra da olsa, değişti. O zaman neden bu kadar üzgünüm bilmiyorum. Acaba yine kalbim kırılmasın diye bu sefer başka bir inançla mı kendimi pışpışlıyorum diye düşünüyorum. Bunun sonucunda da aynı noktaya çıkıyorum: Bir önemi yok ve aslında bana buruk hissettiren şey de bir öneminin olmaması. :)

Aslında bir aylık planlayıcı ayarlamıştım. Hatta başkası olsa üç beş aya eski yazılarını yayınlardı sanırım. Bense üç günde işi bitirdim. :) Çünkü sadece bir gökyüzü yapmak istediğimi sana zaten söylemiştim. Sadece görmek istediğimi. Bir daha aynı yazıları yazamam. Benim çok fazla yazım vardı, 500'e yakın. Sadece kişisel yazılarımı kastediyorum. Bu blogda yazdığım kişisel yazılar. 79 tanesini yeniden yayınladım. İtiraf etmek gerekirse çoğunu üstten üstten okudum. :) Ama sonuçta onları yazan benim, ne yazdığımı biliyorum. Bazılarını ise iki üç kez okudum. Hepsini sevdim ve sanırım önemli olan da bu. Sonra bir niyet ettim. Bloğumu okuyacak sen, en çok hangi yazımı okumaya ihtiyaç duyuyorsan ona rastla diye niyet ettim sevgili okur. Tıpkı benim bir yıldızı puslu gökyüzünden çekip görüşüm gibi, o yazım sana görünsün. Ama gerçekten oku tamam mı, gerçekten oku. (Belki de bu notu bile en çok da gelecekteki bir noktada bana ihtiyaç duyacak kendime yazıyorumdur, kim bilir... :)

Son birkaç yıldır yol arkadaşım sensin. Artık günlük yazmıyorum ve tamam bunu zaman gösterir ve iç dünyam değişebilir ama... yine de bir daha eskisi gibi sadece kendime yazabileceğimi sanmıyorum. Bir yol arkadaşımı sevdiysem, uzun süre ona yazabilirim. Ve ben, gördüm ki, sana yazmayı sevmişim. Yazılarımı tarih sırasına göre yayınlamadım. Başta sezgilerime göre ilerledim, sonra da hangi yazılarım önde dursun istiyorsam ona göre karıştırdım. :) Ortada ne tarih, ne genel bir anlam sırası var anlayacağın. Kaos dolu bir evren. Benim yazı evrenim. Yine de onun içindeki akışımı görebiliyorum. Dünyayı anlamlandırma çabamın dönüşümüne şahit olmak beni heyecanlandırdı. Belki de bu nedenle bu kadar bir anda hepsini yeniden yayınladım. Bir daha silmeyeceğim. Bunu sana değil, aslında kendime haber veriyorum. Gelecekteki bir günde onları muhtemelen yine silmek isteyecek kendime. Ama artık bunu yapmama gerek yok. Çünkü bu sefer, istediğim his titreşiminden doğdular. Önceden, onları okuyacak seni önceliklerdim sanırım. Sonradan, kendimi görmek için yayınladım. Şimdi ise, yolumu gördüm; akışımı. Akış, ne hoş kelime.

Tüm bu doğadan ve kozmozdan ilham alan yazılar, evet keyifli ama ben en çok da sana bu şekilde içimi döktüğüm anları seviyorum. Arkadaşım olduğun anları. Bunu fark ettim.

Belki de yabancı hissetmediğim bir hayat, çok yakınımdadır. İçimdeki bir his bana bunu söylüyor. Ben sadece şu an onu göremiyorum. Ama bir şeyleri deneyimlemek için illa da onu görmek gerekmez, değil mi?




Gün batarken ve doğarken.


Paylaşmayı en sevdiğim şey, gün batımlarıydı. En kendime has kalmasını istediklerim ise doğumları. 

Dün akşam ilk kez bunun tersini yaşadım. Gün batarken gördüğüm manzarayı saklamak istedim. Bunu hafızamla yapamazdım; çünkü bence hafızamızda sakladıklarımız, paylaştıklarımız veya paylaşmaya can attıklarımızdır. Bunu, daha görünmeyen, görünemeyen ve gösteremeyeceğim köşelerime depoladım. O an'ı kapsayan anları. Hiçbir şeyi tutmadan, o ana karışan renkleri izledim. Şimdiden bile silinen, sadece hisleri kalan renkleri. 

Bu, başlangıçta beni korkuttu. Çünkü onu bırakmak istemedim. Tüm o tonları, iç içe geçmiş farklı tonları, hepsini olmasa bile çoğunu saklamak ve kendimle birlikte taşımak istedim. Ana isteğimi hiçe sayıp her zamanki alışkanlığımla telefonuma uzandım. Ancak ya o renkler çoktan kuytu köşelerime çekildiğinden, ya da telefonumun külüstürlüğü nedeniyle fotoğraf makinesi de tost makinesine döndüğünden olacak; ekranda gördüğüm renkler ile gözlerimin birbirlerinden ayrıştırdığı tüm o renk katmanları arasında pek çok fark vardı. Tamam, o an elimde iyi bir fotoğraf makinesi olsaydı ona asılır ve gözlerle bakmanın nostaljisini bir anlığına bir köşede bekletirdim, ancak... Yine de o fotoğrafı da kendime saklamayı seçerdim.

Tüm o telefonuma uzanma, fotoğrafın açısını ayarlama ve çektiğim fotoğrafları beğenmeme sürecim benden gittikçe uzaklaşan renkleri alıyordu. Güneşin batışı anidir. Eğer dikkatini ona vermezsen, kalkıp gittiğini fark edene kadar havanın karanlığıyla baş başa kalırsın. Öte yandan, dikkatini kızıllıkların karmaşıklığında dolaştırdığında, gittikçe kararan göğün de o kızıllığın bir parçası olduğunu bilirsin.

En sevdiğim şeylerden biri, akşam göğünün bebek mavisine bürünmüş bulutsuz renginde tek tek belirecek yıldızları bulmaktır. Günün batışına biraz daha varken, böyle bir mavilikteki gökyüzünün altında uzun süredir dinlenmediğimi fark ettim. Dinlenmenin en sevdiğim halinin bu olduğunu. Bir şeyler geçiyordu aklımdan, sonra bir cümle. Ardından gittikçe kararan gökle birlikte en parlak olacak olanı parladı. Uzak yıldızlardan ilki. Acaba Venüs müydü diye düşündüğüm kısa bir an oldu (sanırım değildi, neyse). Bu konuda paslanmışım. ''Keşkeli'' bir cümleydi ve sanki o yıldız, onu duydu gibi hissettim. İlk etapta değil, bu his, ikinci keşkeli cümlemin hemen ardından parlayan ikinci yıldızla birlikte içimde belirdi. Yok artık, diyemeyeceğim kadar uzun bir süre o iki keşke, bebek mavisi akşama dönen gökte, bir başlarına parladılar. Bundan olacak, o gün batımını kendime saklayasım geldi. Benim ve o iki ilk yıldızın olsun istedim. Bir günlüğüne bile olsa.

(Sözümü tuttum, bugün yeni bir gün.)

Sonra tek tek diğer yıldızlar belirdi. Gökyüzü kararırken, bu anın her bir adımına şahit olmanın verdiği hissi yeniden anımsamak bana iyi geldi. Araya uzun zaman girdiğinde özlenen her şeyin yarım hatırası gibi, bu hissi sevdim. Böyle hisler bana eskiden sevdiğim şeyleri anımsatıyor. 

(Hala sevdiğim şeyleri.)

Dün sabah, gün doğumunu kuşların sesiyle gördüm. Günün doğumunu ilk kez onların sesinden görmek insanın kalbine narin bir sızı bırakıyor sanki. Neden bilmiyorum, bu sızıyı bir anlığına duymayı seviyorum. Bana kalbimin yerini gösteriyor. Bazen onların sesinin çağrısına uyuyorum, bazen uymuyorum. Dün sabah, sabah yıldızı kaybolmadan onu yakaladım. O benim en yeni eski dostlarımdan birisi. Hayatımın en ne yapacağımı bilmediğim üzgün gecelerine o doğmuştu. Güneşten bile önce, o. Bundan olacak, bu yıldız bana hep o narin sızıyı anımsatıyor. Sanki çok görmek istediğim bir şeyi aniden karşımda bulmuşum gibi bir his. O yıldıza asla bir yıldız mektubu yazmazdım. Çünkü o, bence, mektuba ihtiyaç duymadan bile anlar. 

Sabahlar, günün doğumları, tektir. Ancak bu tekliği gösterdiğin kişiyle paylaşabilirsin belki. Önceden, bu cümlelerle olmasa bile böyle hissederdim. Tekliği paylaşmak, ancak bir günün doğumuyla özelleşebilir gibi. Çünkü günün doğumlarıyla hep, gelecek umutlarımı paylaşmıştım. Safça ama kararlı bir yerden. Bunu anımsamak beni çok üzdüğü için, unutmaya karar vermiştim ama başaramadım. O yıldızla dost olduğum an, hepsi geri geldi. Engelleyemeyeceğim bir şekilde. Dün sabah o yıldızı gördüğümde bu nedenle irkildim. 

(Birazdan kaybolacaksın ama ben yine de seni seviyorum tatlı yıldız.)

En sevdiğim şeylerden bir diğeri de, gün aydınlanırken tek tek kaybolan yıldızları izlemekti. Önce bir yıldız, sonra bir diğeri karanlıktan bebek mavisine dönen gökyüzünde kaybolurken, ay benim şahidimdi. Bulduğum yıldızların kayboluşunun şahidi.

Şimdilerde ikisi yer değiştirmiş gibi görünüyor. Gün doğumlarını paylaşmak, batımlarını kendime saklamak istiyorum.

(04.06.26)


Tamam, bu bir gün batımı ama gün doğumu
fotoğrafım yok.


Oz Büyücüsü.


''Kesinlikle kaybolduk,'' dedi, ''ve Zümrüt Şehri'ne giden yolu zamanında bulamazsak asla beynimi alamam.''
''Ben de kalbimi,'' dedi Teneke Adam. ''Oz'a gitmek için sabırsızlanıyorum ve kabul etmelisiniz ki yolumuz çok uzun.''
''Biliyorsunuz,'' diye söze girdi Korkak Aslan hafifçe inleyerek. ''Bir yere varamadan sonsuza dek yürüyecek cesaretim yok.'' (Oz Büyücüsü, L. F. Baum\ sayfa: 86)


-Yazı, kitaba dair spoiler içeriyor.-

Bu, kitaptaki en sevdiğim alıntı. Kitabın her bir karakteri bir şeyi arzuluyor. Korkuluk beyni olmasını, Teneke Adam kalbi olmasını... Aslan cesaretli olmayı. Dorothy ise köpeği Toto ile birlikte Kansas'a teyzesinin yanına dönmeyi istiyor. Tüm bu isteklerinin gerçekleşmesinin büyük büyücü Oz'a bağlı olduğunu, bu yüzden de onun yaşadığı şehir olan Zümrüt Şehri'ne gitmeleri gerektiğini düşünüyorlar. Ancak gerçekte ne Oz büyük bir büyücü, ne de Zümrüt Şehri zümrütten yapılmış... Hepsi düzmece. Kendilerinde zaten var olan veya olağanüstülükler olmadan da elde edebilecekleri şeyleri isteyen bu karakterler, çıktıkları zorlu yolculukta aslında bir yandan içsel bir yolculuk da yapıyor ve kendilerinin farkına varıyorlar.

Kitapta en önemli ve zorlu isteğin Dorothninki olduğu vurgulanıyor: Eve dönmek. Hepimiz hayatımız boyunca bir şekilde ''evimizi'', kendimizi ait hissedeceğimiz yeri, ''mutluluğu'' arıyoruz. Bazen bir amaçta, bazen bir kişide, bazense elimizle kavrayabileceğimiz başka başka nice varlıkta. Oysa ev aslında hep başladığımız yerde. Yolumuz uzun, evet. Bu uzun ve sonsuzmuş gibi görünen yolda cevabı kendimiz bulamazsak asla başlangıç noktamıza dönemeyiz. 

Teneke Adam, Korkuluk ve Korkak Aslan'ı kandırmak sahte büyücü Oz için kolaydı. Çünkü onlara zaten sahip oldukları ama farkına varamadıkları şeyleri kendisinin verdiğine inandırdı. Onlar, Oz'un yalanı sayesinde isteklerini gördüler; aslında bakmadıkları yerde, içlerinde olduğunu. Dorothy ise farklıydı. Oz onun dileğini yalanlarıyla gerçekleştiremedi. Dorothy'nin isteği bir parmak şıklatmasıyla gerçek olabilecek bir dilek değildi. Bu dilek Dorothy'nin sahip olduğu bir şey olmasa da, var edebileceği bir şeydi. Güney'in iyi cadısı sayesinde Kansas'a dönme yolunun en başından beri kendi elinde olduğunu anladı Dorothy. Yürüdüğü tüm o yollar, atladığı tüm o tehlikeler; Dorothy'nin Kansas'a dönebilmesi için aslında katlanması gerekmeyen durumlarmış gibi görünüyordu. Dorothy yine de üzülmedi. Çünkü çıktığı yolculukta edindiği arkadaşları, bu yolculuk sayesinde isteklerine kavuşmuştu. Üstelik Dorothy de, arkadaşlarıyla birlikte yaşadıklarından sonra, gerçekten de ''evini'' bulmuştu.

Cevaplar çok yakında olsa da, onu bulabilmek için uzun, belki sonsuzluk kadar uzun gelecek bir yolda yürümek gerekebilir. İyi, güzel şeyler zamanla olur İlkay, tıpkı bir çiçeğin günbegün büyüyüp yapraklarını açması gibi. Emek, zaman ve istek gerekir. Yoksa o çiçek solar. Solmasını istemezsin, değil mi?

(16.05.21)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Bu fotoğraf bana ait değil ama çok sevdiğim birinin bana gönderdiği 
bir fotoğraftı. Normalde kendi çekmediğim bir fotoğrafı asla yazılarımda
kullanmasam da, onun attığı özellikle de iki fotoğrafı hep çok sevdim.


Bir çiçek.


Bir keresinde üniversiteden bir arkadaşım bana bir küçük sukulent hediye etmişti. Abartmıyorum; bu, hayatımda aldığım en güzel hediyelerden biriydi! Gerçekten mutlu olmuştum. Neden bilmiyorum. Belki ona daha evvel bitkilerle ilgili söylediğim bir şeyi hatırladığı içindir, belki de bana yaşayan bir şeyi verdiği içindir; ve belki de bu nedenle o an, arkadaşlığımızın nefes alıp veren ruhunu görmüşümdür ve onu sevinç olarak hissetmişimdir. 

İnsanlarla kurduğumuz ilişkiler de bence canlı. Tıpkı bitkiler gibi onları da fazla veya az sulamamak, yeterli miktarda güneş aldığından emin olmak ve bazı durumlarda toprağıyla özel olarak ilgilenmek gerekebiliyor. Bazı çiçekler çok narin oluyor ve onlarla özel olarak ilgilenmen gerekiyor. Bazı bitkiler ise o kadar da narin olmuyor ama sen çok narin oluyorsun ve bu sefer de bu nedenle bitki zarar görebiliyor. Sukulentim onunla yanlış ilgilendiğim için yavaşça ölmüştü. Öldüğünde çok üzülmüştüm.

Evde bitki olması insanın kalbine sevinç verir. Böyle olmadık bir anda, pat diye! Odada bir sümbül gördüm. Canlı, nefes alıp veren hoş bir lila rengi. İlk yaptığım şey onun yanına gitmek olmuştu. Tıpkı bir çocuk gibi onu yakından inceledim. Hayır, rengi güzel diye değil; nefes alıp veriyor diye. Sonra da kokladım. Koku: Ruhunun kanıtıydı. Bir şeyin ruhunu görmek insana sevinç verir. Böyle, kalbini çarptırır. Bir bitkinin, bir hayvanın, bir insanın... Bebeklerin, çocukların ve çocuk kalanların, tabii arada artık ''yetişkin'' olanların falan da. Belki bir yerin ve hatta zamanın. Bir de tabii, iki insan arasındaki bağın ruhunu görmek. Bunlar beni hep heyecanlandırır.

Anneannemin kendimi bildim bileli çiçekleri vardır. Sanırım hayatta en sevdiği şeylerden biri de çiçekler. Düşünüyorum da, sanırım onun çiçeklere olan sevgisi de beni heyecanlandırırdı. Sanırım, bu sevgideki ruhu da görebiliyordum ondan. Bir şeyi sevmek çok güçlüdür çünkü. Bu gücü ona bakan herkes görebilir. Sevgiye bakan. Tıpkı renkli bir çiçeğe bakmak gibi. Renkli bir çiçeğe bakınca herkes farklı bir şeye dikkat edebilir tabii. Renk, şekil, koku; belki biraz daha cins olanlar onun ruhuna falan da bakmaya çalışır? Ama her ne olursa olsun görünen şey aynıdır, bir çiçek.

Tek tek birçok şeyi sevebiliyoruz. Bazen sevecek spesifik bir şey arıyoruz. Bir amaç. Oysa, nedir ki amaç? Bence tüm bu sevilenlerin, tüm bu görülenlerin ve tüm bu ruhların toplamıdır. Bana bunu lila sümbülüm fısıldadı sanırım. Daha evvel sukulentimi duymamıştım; ama onu duydum.

(18.03.24)





Ay'ın bilmediği şiirler.


Ay'ın bildiği şiirleri düşünüyorum. Tüm bu çağlar boyunca onu yücelten, ondan korkan, ona hayran olan... bazen ondan, bazen onun tanık olduğu şiirleri.

Bulutların arkasında kaybolmuş bir gökyüzü, insana şiirler vermez. Böyle zamanlarda yeryüzü de fenalaşır, nefes alıp verişleri sıklaşır. Sanki hiçbir şeye mecali yokmuş gibi. Bazen de, sadece biraz dinleniyormuş gibi.

İnsanın hisleri ne değişken. Hislerim, ne değişken. Böyle zamanlarda yazması daha bir keyifli geliyor bana. Sanki bir bilmeceyi çözüyormuşum gibi. Hayır, tabi ki yazarken böyle gelmiyor ama yine de yazma hali keyifli geliyor. Yazabiliyor olmak ve bundan keyif almak. Sonuç ne olursa olsun, keyif almak.

Dün aldığım şiir kitaplarını biraz karıştırdım. İçimden bir soru sorup rastgele sayfa açmaya bayılırım. Böylece o şiirde farklı manalar mı bulurum acaba? Yok hayır. Yine de bazen, soruma göre, çıkan şiir yüzüme ekşi bir ifade verir. Bazense yüzümde güller açar ve o şiir en sevdiğim şiir olur! Tabi ki o anlığına canııımm.

Geçen alışveriş yazımda da yine milleti kendi çapımda zorbaladım... Ama ben, bir şiiri sadece ünlü olduğu için seven insanlara saygı duymuyorum biliyor musun? Hayatta çok daha mühim şeyler var tabii... ama yine de... Bir şiiri bile neden sevdiğini bilmeyen biri... Aman canım bana ne? Ama sen, bilirsin değil mi? Bir şiiri neden sevdiğini. 

Her farklı şairi, norm dışı şairi ve şiiri, bu nedenle savunurum. Kendi sesi olduğu için. Çünkü o şairler, kendi sevdikleri gibi yazarlar; sevdikleri, sevmedikleri, gördükleri ve düşledikleri her şeyi. Ve benim hayatta en çok saygı duyduğum şeylerden biri de bu sanırım. Kendi nedenlerini bilen insanlar. Bu insanlar başarılı bir şair olsunlar ya da olmasınlar, bu insanlar başarılı şairleri seven insanlar olsunlar ya da olmasınlar; neyi neden sevdiklerini biliyorlarsa, onlara saygı duyabiliyorum.

Ben bir şiiri neye göre seviyorum acaba? Biraz da çuvaldızı kendime doğrultayım. Ben bir şiiri, şiirin dokusuyla kendi içimdeki doku uyumlanırsa seviyorum. Bu şiir, başarılı bir şiir olsun ya da olmasın; hatta bir şiir olsun ya da olmasın... eğer ki onun dokusu ile benim dokum uyumluysa, onu severim.

Sevgili Ay'ın bilmediği bir şiir kaldı mı acaba? Ah ne yazık ki bu gece hava bulutlu. Öğrenemeyeceğiz...

(28.03.25)

 


Yağmurun Sesi.


Yağmur sesini dinlemeyi severim. Onun kendince soluklanma biçimleri vardır. Bazen sanki çok hızlı koşmuş da hızlı hızlı nefes alıp vermek istermiş gibi havayı yara yara zemine çarpar. Böyle anlarda sesini takip etmek zordur. Harareti dinleyicilerine de bulaşır. Dışarıda olanlar sabırsızca yağmurun dinmesini bekleyerek bir yerlere sığınır, evde olanlar evin sıcaklığının güvenliğinde ama yine de nereden geldiği belli olmayan tedirgin bir hal ile sağanağın yere ulaşan son öpücüğünün sesini duymayı beklerler. Bu bekleyiş kısa sürer; çünkü sağanak anlatacaklarını bir çırpıda haykırır.

Bazen, sanki rutin bir işi yerine getirir gibi akar taneler. Her bir tane, aslında birlikteliklerini tekrarlar: Biz yağmuruz. Taneler tek başına yeryüzüne indiğinde tenimize değen çisentiler bize bazen keyif verir, bazen tedirginlik. Bazen yavaşlatır, bazen hızlandırır. Bazen gülümsetir, bazen yüz ekşitir. Yağmurda yürümek, çisentilerin dürtüklemelerini hissetmek, insana canlılık verir. Yerküre bile canlanır, rahatlar, mayışır. Banyodan yeni çıkmış biri gibi güzelce kokar ve etrafa dinginlik bulaşır. Yağmurdan sonra hava dinlenmiştir.

Bazense hiç acelesi olmadan ama yine de bir amacı varmışçasına yerkürenin topraklarına yerleşirler ardı sıra. O zaman bu ses, tıpkı rahat bir koltuğa veya yumuşak bir yatağa ilk oturma anımızdaki gibi gelir. Gözlerini kapatmışsın da, bu sesin vücudundaki tüm kasılma ve tutulmaları esnetmesine izin verirmişsin gibi. Bu ses, hem çok dingindir hem de kararınca hareketli. Sana hareketin doğasını anlatır usul usul. Bak, der, sadece duy, dinlemek için çabalama, zaten duyacaksın rahat bırak ve böylece duy... Bu sesi dinlemek bana ayrı bir huzur verir. Çünkü doğaldır; tıpkı hareketin doğası gibi, kendiliğinden.

(26.05.25)

 


O, Sen ve Yolculuk.

 

Bazen bazı kitap karakterleri yanıma oturuyor. Sanki bir otobüsteymişiz de, birlikte yolculuk ediyormuşuz gibi oluyor. Aslında birbirimizi tanımıyoruz, belki de bir daha hiç karşılaşmayacağız. Ama o sıkışık trafik ilerlemezken o yanımda oturuyor ve bir noktadan sonra biz sohbet etmeye başlıyoruz. Ben hep susuyorum, o hep anlatıyor. O anlattıkça benim konuşmama gerek kalmıyor. Çünkü o ikimizin adına da yeterince konuşuyor. Onu merakla dinliyorum. Gözlerim satırlar arasında gidip geldikçe laf lafı açıyor sanki. O daha da hararetleniyor. Daha da derinlere iniyor. Ben dinliyorum, ben görüyorum ve ben bundan inanılmaz keyif alıyorum. 

Konuştuğun birinin seni anlaması özel bir olaydır. Ancak dinlediğin birinin seni anladığını sezinlemen. Vaov! İnanılmaz. Bazı karakterler bana bunu verir. Kitabından da bağımsızlaşır sanki. Hatta sanki, istese gerçekten yanıma gelebilir. Bir adım atsa mesela, sonra şu harfin üstünden hoplasa, şu satırdan uçsa... Ve işte yanımda. 

Bazı yazarlar böyle yazıyor. Biliyor okurunun onu dinlediğini. Yazarlar karakterlerine en başından en sonuna kadar güvenirler mi acaba? Yoksa bunu hiç düşünmezler mi? Karakter kendini var ettikten sonra işler kontrolden çıkar sanırım. Sonrasında kime ne o karakteri kimin dinleyeceğinden, elbet biri duyar onu. Çünkü artık o var. Onun bir varlığı var. Satırlar arasında, iki boyutlu; ancak onu gören biri çıktığında, işte can buldu. Sonra da okurunun yanına oturur. Birlikte yolculuk edersiniz. Nerede olduğunun bile bir önemi olmaz; sadece o, sen ve yolculuk vardır çünkü.

Bazen onu seversin, hoş biridir. İlk bakışta etkilenirsin. Bazen sevmezsin; çok sevimsiz, nemrut bir şeydir. Bazense dümdüzdür. Çoğu zaman en sevdiğimin bu sonuncusu olduğunu fark ederim. Her karakterin bir hikayesi vardır elbet. Ancak bazı karakterlerin hikayesi kendisinden bağımsız olarak dinlenilir olur. Özel bir bağ geliştirmeden okunur olur. Sonra bir bakarsın ki, aslında karakter seninle bağ geliştirmiş. 

Böyle karakterleri severim. Dinlemek isteyeceğim karakterleri.

(06.07.23)

 

Gizli Bahçe, Frances Hodgson Burnett.


Mutluluk, mutluluktur.


İnsanın hayal kurabilmesini sağlayan şey, bilgi. Ne o, şaşırdın mı sevgili okur? Pişştt. Evet, haklıyım. Bunu denedim ve onaylıyorum. Bir şeyi istemek için bir şeyi hayal etmelisin, bir şeyi hayal edebilmek için ise hayal edebileceğin şeyin olmasa bile, hayal edebileceğin şeyin parçaları hakkında bilgi sahibi olmalısın. Öyle bir şeyin mümkün olabileceği bilgisine, sahip olmalısın.

İnanca.

Ben, isteyemeyen biriydim. Kalbimin kırılmasından o kadar korkmuşum ki, içimden kendime bir söz vermişim: Hiçbir şey istememelisin... Buna o kadar çok inanmışım ki, bir şey isterken bile, bir şey istememe direncimi ''olmuyor işte'' mızıklanmamla gölgelemişim. 

Hayal bile kuramayan biri haline gelmişim.

Çünkü bilgiye sahip değilmişim.

Bir şeyi isteyebileceğim bilgisine mi... Evet temelde o ama...

İnsanlar çok şey isterler görünürde değil mi? Çok şey isteriz, keşke olsa deriz. Oysa acaba gerçekten ister miyiz ki?

Ben gerçekten istememeye karar vermiştim. Çok korktuğum için. 

Oysa insan, korkabilir.

Mutlulukların içinde kalp kırıklıkları vardır. Bir cam, aslında içerisinde kırıklık ihtimalini barındırır. Evet kırılmayabilir ama bir cam için, hep, kırılma ihtimali vardır. Buna karşın, cam camdır.

Mutluluk, mutluluktur.

(22.05.26)



Bazı karakterlerle toplaşıp sadece eğlenmek falan isterdim.


Kitaplar okuyor, filmler izliyoruz. Sonra belki onlar üzerine düşünüyoruz. Hatta belki o kitap veya filmler kimi zaman aklımıza geliyor. Sözgelimi, ınstagramda gezinirken :) veya birileriyle sohbet muhabbet ederken. Hatta belki, beni anlayanlar çıkacaktır, öylece oturmuş kendi kendine dalmışken bile. Ancak düşündüğümüz tam olarak ne oluyor? O kitabın\ filmin konusu mu? Karakterlerin eylemlerinin akışı, doğruluğu\ yanlışlığı veya havalılığı mı? Yoksa... edebi değeri veya psikolojik anlamı mı? 

Karakterlere, en azından genellikle, faydacı bir yerden bakma eğilimindeyiz değil mi? Onları sadece yazıldıkları kurgu kadarınca değerlendiriyoruz. Bunda aslında bir bakıma haklıyız da; çünkü onları ancak gördüğümüz kurgunun sınırları kadarınca tanıyoruz. Öte yandan bu karakterin de kendi düş ve düşün dünyası olduğunu unutuyoruz. Onun da, her ne kadar kurgu dahilinde bunu görsek de, bir benliği olduğunu aklımıza getirmiyoruz.

Geçen gün aklıma aslında yakınlarda okuduğum ama karakterlerine yeterince ilgi göstermediğimi düşündüğüm bir kitap geldi: Bitmeyecek Öykü. Kitaba bayılmıştım! Kitabı dikkatli okuduğumu, severek de okuduğumu söyleyebilirim ancak onu okudum ve bitti. Kitabı, onu okuduğum aralık ayının son günlerinde bıraktım. Zaman onun zihnimdeki izlerini yavaş yavaş (hatta şimdiden başladı) silecek ve geriye belki de sadece, ''o kitabı çok sevmiştim,'' cümlesi kalacak. Kitabın bana verdiği hoş his benimle kalacak ancak öte yandan karakterler zamanla benim için hiçliğe karışacaklar.

Bazı sevdiğim karakterleri toplayıp partilemek falan isterdim. Şöyle tematik partiler yapıyorlar ya (herhangi bir kurgusal evreni simgeleyen) bayılıyorum. Sanırım bazı karakterlerin neler yaptığını zamanla unutabiliyoruz ancak onların benliğimizle uyumlu gördüğümüz veya bize bir şeyler ekleyen ya da bizden bir şeyler çıkaran parçaları (tamam! bizi değiştiren parçaları) bizimle kalıyor. Böyle olunca da karakter bir şekilde bizden ayrılmamış oluyor. Çünkü içimizdeki bir yerle karakterde gördüğümüz bir yan biz bile belki fark etmeden birbirine kaynaşıyor. Bu nedenle de bazen bazı karakterleri düşünebiliyoruz ancak düşündüğümüz aslında çoğu zaman karakterin kendimizde saklamaya değer gördüğümüz parçası oluyor. 

Bu aslında gerçek yaşantımızdaki ilişkilerimiz için de geçerli. Birileriyle artık bir arada olmadığında bile onu ancak içinde seninle kaynaşmış (sadece olumlu olmak zorunda değil, olumsuz da olabilir) parçası kadar anımsıyorsun. Bu bakımdan acaba gerçekte kimse kimseyi gerçekten göremiyor mu merak ediyorum.

Bazen bazı karakterleri keşke ben yazsaydım diye düşündüğüm de çıkıyor. Bazen bazı karakterleri kurgu evreninden çekip çıkarabildiği için bazı yazarlara\ bazense senarist-yönetmenlere imreniyorum. Böyle karakterleri ben de yazabilirim veya daha iyi yazabilirim diye düşünüyorum. Bence tam olarak bu kalıpla olmasa bile kurgusal ürünleri tüketen herkes bir noktada bunu düşünüyor ki bu karakterleri benimsiyor ve bir bakıma onları zihinlerinde yeniden yaratıyorlar. Belki de insanın en ön plana çıkan özelliklerinden biri de budur. 

Bir karakterle bir araya gelme ihtiyacımı sanırım günlüklerime isim takarak bir şekilde gidermeye çalışıyormuşum. Böyle yaparak hem o karakterin en azından bazı yanlarıyla kaynaşıyor, hem de karakter ile kendimi bir şekilde ayrıştırabiliyorum. Anlatılarda yazar ile okur arasında bir noktada birleşim oluyor. Okur aslında kendisi kadarını anlam dünyasına katıyor. Yazar ne yazarsa yazsın, aklındaki gerçekliği her okuruna aynen aktaramaz. Dikte etse bile bunu yapamaz. Üniversitede bununla ilgili makale ödevleri hazırlamıştık veya ben hazırlamıştım. Metin yazar okur bağlamında bir şeyler, hey gidi. :)

Makale yazmayı açıkçası hep çok sevmişimdir. Bu işler tam benlik. Küçükken bile -o zaman bilgisayarımız yoktu- kardeşimin (evet benim bile değildi ahahah) oyuncak laptopunu alıp bir şeyler yazıyor gibi yapardım. Ondan da öncesinde 2.'cil dereceden sevgili kuzenimin anneannesinin evindeki ansiklopedileri karıştırır, bir çeşit araştırma görevlerini yapardık. Sahi... acaba o ansiklopedilerle nasıl oyunlar uydururduk? Hatırladığım tek şey cilt cilt dizilmiş o kalın kitaplar ve onları karıştırışımız. Hatta bazı sayfaları belli belirsiz zihnime kazınmış.

Kitaplar da belli belirsiz zihnimize kazınmış parçaların birleşimi gibi oluyor zamanla. Özellikle aktif olarak kitap okuyan insanlar bu durumu sıkça yaşarlar diye düşünüyorum. Çünkü bir yerden sonra artık okumak senin için alışkanlık falan da olmuyor. Benim için öyle en azından. Belki (benim takipçimsen) fark ettiğin üzere bazen çok fazla okuyorum, bazense hiç okumuyorum. Bu bende şey gibi çalışıyor biraz, susadığımda su içmek gibi. Bazen resmen içim kavruluyor, öyle zamanlarda delicesine okuyorum. Bazense, zamanım olsa bile, okuyasım gelmez. 

Bence bu da insanın içindeki parçalarla ilgili bir şey. Anlam katmanlarının yer değiştirdiği aşamalarda farklı anlatılarda gezinmek bana iyi geliyor. Ancak bir noktada durulup onları sindirmeye ihtiyaç duyuyorum ve aslında bunu bilinçli bir çabayla ve hatta bilinçli zihnimle bile yapmıyorum. Aslında benim gibi olan okurlarda okumayı alışkanlık boyutundan çıkaran da bence bu oluyor. Okumak daha doğal bir hale evriliyor. Çünkü sonuçta kendini bildin bileli okuyorsun, bu, yürümek gibi bir şey. Evet kaslarını çalıştırmalısın, sağlığın için yürümeyi alışkanlık edinmelisin ama yürümeyi seçmediğinde de yürümeyi unutmuyorsun. İşte, kitaplarla geliştirilen bağ da bir noktadan sonra böyle gelişiyor diye düşünüyorum. 

Acaba karakterle olan bağım da mı buraya evrilmiş ki? Her neyse. Yine de bazı karakterlerle toplaşıp sadece eğlenmek falan isterdim. Evet bunu isterdim. Onlardan bilgece öğütler veya sorularıma yanıtlar almayı değil, bazı sevdiğim karakterlerle sadece eğlenceli, keyifli, hoş vakit geçirmek isterdim. Bu arada Bitmeyecek Öykü kitabı sadece bir örnekti. Bu kurgunun fantastik dünyasının katmanları, beni benliğimdeki misafir odasına yerleşmiş diğer karakterleri düşünmeye itmiş olmalı. Buluşmak istediğim isimler başka kitap ve filmlerden\ dizilerden.

(10.02.26)


Healer (dizi)


Kuşlar ve Gıdıklayan Gerçekler Üzerine.


Kuşları çok seviyorum. Sanki, varlıklarıyla bile dünyayı güzelleştirmeye katkı sağlıyorlarmış gibi. Kuş deyince de, hangi kuş, sorusu akla geliyor tabii. Güvercin, keklik, baykuş... belki pelikan? Hatta karga! Ne?.. Karga gördüğümde eğer aramızda cam varsa çok heyecanlanıyorum ve içim pır pır oluyor. Aramızda cam yoksa da çok heyecanlanıyorum ama bu sefer içimdeki uçuş hızlanıyor. Sanki kalbimin kanat çırpması gibi. Pır pır... Por por? Par par? :)

Evet! Doğru tanımlamayı buldum. Kuşlar, kalbime kanat çırptırıyorlar. Her kuş farklı şekilde uçmayı öğretiyor sanki. Bazen, sanki, bir hedefe atılır gibi kendinden emin, bazen kandırdım der gibi aniden alçalıp yükselen bir süzülüşle... Hatta bazen kah yerde sekip kah birkaç karış yükselerek. Ama hep aynı: İstediği gibi. Bazı kuşlar bazı uçuş şekillerini daha çok seviyorlar. Belki de bu şekilde uçtuklarında daha fiyakalı göründüklerini düşünüyorlardır. Sonuçta fiyakalı görünmek güzeldir, cesaret verir. Peki yeteneğimizi gösterdiğimiz anlar, en fiyakalı halimiz midir? Yoksa en fiyakalı halimizi mi yeteneğimiz yaparız? Kuşlar buna yanıt veremiyorlar ne yazık ki. Hem, onların böyle gereksiz sorular üzerine düşündüklerini sanmıyorum. Düşünmek yerine sadece uçuyor olmalılar.

Vaktiyle anneannemlerin bir muhabbet kuşu vardı. Ben ilkokula gidiyordum. Ona dair hatırladığım üç şey var: 

1) Maviydi ve adı da yaratıcı bir şekilde Boncuk'tu. 

2) Çok zeki ve konuşkandı. Bunu hatırlıyorum, çünkü kelimeleri hızla kapardı ve sanırım bu beni eğlendiriyordu.

3) Güvendiği insanların kafasına, omzuna konmayı severdi. Babamla bir fotoğrafı bile var.

Onu sanırım en çok teyzem severdi. Boncuk'un ölümü trajikti. Belki de onu şu anda bile hatırlıyor oluşumun sebebi budur. Öldüğünde teyzemin çok fazla ağladığını ve hatta evin arkasında ona bir mezar kazdığımızı hatırlıyorum. Ben sadece şaşkındım ama teyzemi anlamış olmalıyım. Ben de küçükken balıklarımdan ayrı düştüğümde benzer bir his deneyimlemiştim. Aynısı değil belki; ama benzer. Bu nedenle, bir hayvanı sahiplenmeye hep çekindim sanırım. İşin içinde başka nedenler de vardı tabii. Aslında bundan çok sonrasında eeeennn büyük hayallerimden birisi Mrs.\ Mr. Aomame ile birlikte yaşamak olmuştu. Niye ''-du\ -tu'' diyorsam, hala böyle bir hayalim var. Bu hayalimin gerçekleşmesine biraz var; ama yine de orada. Bak sana da gösterdim işte, bir yıldız gibi parlıyor. Gördün mü? Sonuçta, yıldızlara bakarken onların ne kadar uzakta olduğu fikri ilk aklımıza gelen şey olmaz. Çoğu zaman? İlk olarak parlaklıklarına bakarız. Nasıl da gecenin içinde asılı durduklarına. Hayaller de böyle. Nasıl da asılı duruyorlar, değil mi?

Acaba kuşlar isteseler gökyüzünde asılı durabilir miydi? Ah! Bu ne çocukça bir soru! Neden ''saçma'' diye düşündüğümüz fikirler için bazı durumlarda (kimi zaman çoğu durumda) ''çocukça'' deriz ki? Bence çocuklar en mantıklı düşünen insanlardır. Mesela bak geçen gün herkes hurraaa diye otobüse koştururken arkamdan ince bir ses yükselmiş ve yanındaki muhtemelen abisine ''neden insanlar sıraya girmezler ki'' demişti. O an bu ince sesin somurtuşuma çarptığı andı ve bu çarpış beni gıdıkladı. Sonra da gülümsedim.

Kuşlar da beni gıdıklıyorlar. Aman canım, dudaklarımı gıdıklıyorlar işte. Ama hepsi değil... Özellikle de bir kafesin içinde sıkış tepiş satılmayı bekleyen kuşları görünce içimi öfkeyle karışık bir hüzün kaplıyor. Çünkü kimse bunu hak etmez! Hiç kimse ve hiçbir şey. Zaten kafesler onlar için çok hüzünlü yerler olmalı. Bir de öyle sıkış tepiş olduklarında, sanki neden orada kısılıp kaldıklarını anlamak ister gibi bir o yana bir bu yana hopluyorlar. Tabii yeterli alanları varsa! En değerli varlıkları öylece bekliyor sırtlarında... Kullanılmadan. Keşke hepsini özgür bırakabilsem diye düşünüyorum ne zaman bindiğim otobüs o kuş dükkanının önünden geçse.

(23.01.24)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.




Kahve Molası #1


Genç kadını oraya çeken bir şey vardı. Her gün öğle aralarını yayınevinin arka caddesindeki küçük kafede geçiriyordu. Oraya ilk gidişinde bu kendi halindeki mekanın sakinliği hoşuna gitmişti. İş yerine bu kadar yakın bir yeri bunca zaman keşfetmemiş olmasına şaşırmıştı.

O gün ne sıkıcı bir gündü diye düşündü genç kadın masasındaki çerçeveyi inceleyerek. Omuzları tutulmuş, gözleri bilgisayara bakmaktan acımıştı. Bir de üstüne kızlar öğle arasında kavşak tarafındaki restorana gidelim demişlerdi. Genç kadının kıpırdayacak hali yoktu ama o hafta için zaten tüm itiraz haklarını kullandığından bir kez daha oyunbozan olmaktan çekinip kızlara ''tamam,'' demişti, ''az bir işim kaldı, siz gidin ben de geleceğim.'' 

Dışarıda gök gürlerken yağmur yavaşça atıştırmaya başlamıştı. Genç kadın kızlara kısa bir mesaj atarak yağmura yakalanacağını, yemeğe gelemeyeceğini yazmıştı. Ne çok itiraz edeceklerdi. Ancak genç kadın önlemini çabucak alıp sessize aldığı telefonunu çantasının kalabalıklığına atıvermişti. Zaten canı o gün en başından beri ne sosyalleşmeyi, ne de bir şeyler yemeği istemiyordu. Dışarı çıkmışken ofise geri dönmeyi de canı hiç istemedi. Şakaklarını ovarak göğü kaplayan gri bulutları inceledi. Ne sıkıcı bir gün...

Bacaklarında hissettiği yumuşaklıkla dikkatini ayaklarına çevirdiğinde dudakları kendiliğinden yavaşça kıvrıldı. Bacaklarında bir tam tur atan beyaz gri alacalı kedi, geriye yandan son bir bakış atarak az ilerideki kapının kedi girişinde kayboldu. Hafifçe atıştıran yağmurdan göz makyajını korumaya çalışarak kedinin izlediği yolu takip eden genç kadın, kendini sonrasında gizli mekanı olacak şirin kafede buluvermişti.

Mekan küçük olsa da, geniş tavanı ve açık tonlardaki duvarlarıyla ferah bir havası vardı. Loş aydınlatmalar ise özellikle de yağmurlu günlerde içeriye melankolik bir hava katıyordu. Krem rengine boyanmış duvarlardaki panolarda basit çizim karalamaları ile not kağıtları dikkat çekiyordu. Açık renk duvarların köşelerine çizilmiş desenler ilk bakışta gelişigüzel fırça darbelerini andırıyordu. Ancak uzaktan bakıldığında bu çizgilerin farklı figürlerin hareketlerini simgelediği anlaşılıyor, duvarlar bir araya geldiğinde ise adeta sessiz bir öykü anlatıyordu. Bu küçük mekan, ahşap masaların üzerindeki oyun ve sinema figürleri ile küçük sukulentlerin varlığı sayesinde daha da sempatik bir tavır kazanmıştı.

Genç kadın sipariş vereceği tezgaha doğru ilerledi. Tek başına seçim yapmak konusunda hiçbir zaman iyi olmamıştı. En iyisi kahve, diye düşündü hafifçe esneyerek, hem midemin bir şey alacağı da yok. Hangi kahveyi içsem... poooff!

Tezgahın önünde sipariş verecek kendisinden başkası bulunmuyordu. Acaba menü mü getiriyorlar diye düşündü etrafına göz atarak. Bugün neden aklım durdu benim böyle! Sonra tezgahın arkasındaki fiyat listesinde gözlerini dolaştırdı. Yok canım, işte buraya gelip siparişini...

''Latte.''

''Efendim?''

''Latte diyorum, vanilyalı latte iyi gelir. Üstüne yapacağımız çizim için seçeneklerimiz de var: Yaprak, kalp, kedi, gülen veya tercihe göre somurtuk yüz... belki ay, güneş de deneyebiliriz, ya da kar tanesine ne dersin?''

''Kedi mi?'' dedi genç kadın. Aklına ayaklarına dolanan kedi gelmişti. Sahi, o nerede acaba diye düşündü. Sonra sessizliğin garip kaçtığını düşünerek hafifçe gülümsedi. Gülümsemek gerginliğini azaltmıştı. ''Tamam o zaman,'' dedi sonra, ''vanilyalı latte alayım, üstüne de...''

''Kedi çiziyoruz!'' Tezgaha doğru hafifçe eğilmiş genç adam, sweatshirtünün kollarını biraz daha sıvayarak kahve kaplarını tezgaha çıkarmaya başladı. 

''Evet tamam öyle olsun,'' dedi genç kadın. Sonra da kafede kendisinden başka müşterinin olmadığını şaşkınlıkla fark etti. ''Bugün burası fazla sakin sanırım,'' dedi bakışlarını loş ışığın aydınlattığı duvarlarda gezdirerek. Dışarının puslu havası içerideki sakinliği ağırlaştırmak yerine yumuşatmış gibiydi. Aydınlatma duvarlardaki çizimlerin arasından dolanıyor, onları adeta hareket ettiriyordu.

''Aslında yağmurlu havalarda da rağbet görüyoruz ama bugün gerçekten sinek avladık. Sen üçüncü müşterisin.''

''En azından ilk değil'' dedi genç kadın hafifçe gülümseyerek. Gözlerinin kenarlarındaki koyu halkalar yüzünü hissettiğinden daha ciddi gösteriyordu. Buna karşın genç adam genç kadına yamuk gülümsemesiyle bakışlar atıp yaptığı kahvenin adımlarını açıklamaktan geri durmadı.

''Önce espressomuzu hazırlıyoruz. Bu kısım çokomelli, çünkü kahvenin aromasını bu veriyor.''

Genç kadın anladım dercesine hafifçe başını sallayarak genç adamı onayladı. ''Daha sonra,'' dedi genç adam genç kadına kısa bakışlar atmayı sürdürerek, ''sonra sütü köpürtüyoruz. Bu kısım da...''

''Çok önemli.'' Genç kadın cümleyi ciddiyetle tamamlayarak başını bir kez daha salladı. Gerçekten de dışarıda içtiği kahvenin yapılışını ilk kez izlemek onu biraz heyecanlandırmıştı.

''Evet öyle! Bu kısımda köpüğün yoğunluğu önemli. Kremsi, yumuşak bir dokusu olmalı.'' Genç adam elindeki metal sürahideki sütü çalkalayarak kremamsı köpüğü oluşturuyordu. ''Sonra...'' diyerek kahve makinesine uzandı, ''espressonun içine biraz vanilya şurubu ekliyoruz ki aroma katsın. Ve işte...'' diyerek metal sürahideki köpüğü kahvenin üzerine ekledi. 

Kahvesine uzanan genç kadını genç adam iki yana salladığı bakışlarıyla engelleyerek ''ama daha bitmedi!'' diye karşı koydu. Kahvesi genç kadının ellerinden uzaklaşırken genç kadın yorgunluğunu unutmaya başladığını fark etti. 

''Eeeennn eğlenceli kısmı kaçıramazsın: Latte art. Çizim yapacağız.''

Genç kadın hafifçe başını salladı. ''Evet, keyifli görünüyor.''

''Ne çizelim demiştin?'' Genç adam parıltıların dans ettiği gözlerini genç kadına çevirerek başını hafifçe yana eğdi. Gözleri kahverengiden yeşile uzanan bir ışık tayfına benziyordu. Gözlerinin rengini çözmek zor, diye aklından geçirdi genç kadın dudaklarının kıvrılışına engel olamadan. ''Kedi,'' dedi sonra gülümsemesini durdurmadan, ''kedi olsun.''

''Evet...'' Genç adam abartılı bir dikkatle ''köpürttüğümüz sütü... dikkatlice döküyoruz ve'' elindeki metal çubuğu köpüğün üzerinde usulca hareket ettirerek kahvenin üzerinde kedi silüeti oluşturdu, ''ve işte bıyıkları da...'' diyerek kahveyi genç kadına uzattı. ''İşte şimdi hazır... Nasıl buldun?''

''Ne tatlı!'' Genç kadının sesinin tınısında yorgunluğundan iz kalmamıştı. Gerçekten de karşısındaki basit ama sevimli bir çizimdi. ''Kahve yapmanın bir sanat olduğunu bilmiyordum doğrusu,'' dedi sonra kahvesine uzanırken.

''E ama önce bir iç bakalım,'' dedi genç adam. Genç kadın, genç adamın dikkatli bakışları eşliğinde kahvesinden önce küçük, sonra şaşkınlıkla büyük bir yudum aldı. ''Bu işte gerçekten yeteneklisin!'' Bakışları genç adamın önlüğündeki kartı buldu, ''Cenker?''

Genç adamın genişleyen gülümsemesi ikili arasındaki çekingen havanın son adımı oldu. 

Yağmur, diye düşündü genç kadın, o gün ne çok yağmur yağmıştı. Sonra masasının kenarındaki çerçeveyi ellerinin arasında önce usulca sonra sıkı sıkı tuttu. Az kalsın işe geç kalıyordum, diye düşündü artık soğumuş şekersiz kahvesinden bir yudum alarak. Onun kahvesi ne hoştu. O ilk kahve... Tadı nasıl bu kadar canlı kalabilir hafızamda... Sonra tadını hiç beğenmediği soğumuş kahvesini kendinden uzağa ittirdi ve gri bulutların ardından belli belirsiz seçilen gökkuşağını izledi.

(02.03.26)

 

Kim Bağışlayacak Beni, Birhan Keskin.


Eski Mutluluk Yazıları #29

 

Mutluluk Yazıları (28.03.23)

Mutluluk, duymak isteyeceğin sözcüklerin değişmesi gibi bir şeymiş. Onların yerini yenilerinin aldığını fark etmen gibi bir şey.

İçeriklerini çok sevdiğim bir meditasyon kanalı var. Nefes Meditasyon ismi. Belli dönemlerde ara ara o kanalın meditasyonlarını yapıyorum. Son dönemde yaptığım bir serisi vardı. Bu seride her videoda belli bir soru üzerine yoğunlaşıyoruz. Bugün yaptığım meditasyonun video içeriğinde ele alınan soru ise duymak isteyeceğimiz cümlelerin neler olduğuydu. Bu video serisi ilk kez geçen yılın başında yüklenmişti ve ben de ilk kez o zaman bu meditasyonu yapmış, bu soruya yanıtlar vermiştim. Bu meditasyonun çok öncesinde de ihtiyaç duyduğum bu cümlelerin farkındaydım aslında. Ancak bir an geldi ki, ben duymak istediğim bu cümleleri başkalarına ve kendime söylemeye başladım. En önemlisi de, kendi duymak isteyeceğim şekilde. İçtenlikle.

Şimdiyse, benim için çok şaşırtıcı bir şey oldu. Tüm o cümleler göğüs kafesimden çıkıp uçmuş gitmiş sevgili okur. Artık onların bana birinin söylemesine ihtiyaç duymadığımı fark ettim. Daha doğrusu, artık bu cümleleri duymak için bağımlı bir istek içinde olmadığımı fark ettim. Çünkü bu sözcükler özgür ve ben de öyleyim; o halde ne yapmalı? Bu özgür cümleleri ben özgürce söylemeliyim.

Yeni cümlelerim ise bir kafesin içinde değiller. Ancak içime doluyorlar. Biri bana yazdığım ve söylediğim bir şeyin ona iyi geldiğini söylediğinde çok iyi hissediyorum. Çünkü dış dünyadan alıp dönüştürdüklerimi yansıtıyorum ve karşı taraf da kendinden bir şeyler bulabilirse çok mutlu hissediyorum.

Peki sen sevgili okur, sen en çok hangi cümleyi duymak isterdin? Sen bu duymak istediğin cümleyi ne sıklıkla başkalarına söylersin? Ne sıklıkla kendine söylersin?


Chungking Express.


Eski Mutluluk Yazıları #28

 

Mutluluk Yazıları (28.03.23) 

Mutluluk fark etmek gibi bir şeymiş. Kendin için en iyi, en uygun, uyumlu ve sana iyi hissettiren şey(ler)i fark edebilmek gibi bir şey.


Fleabag.


Eski Mutluluk Yazıları #27

 

Mutluluk Yazıları (26.03.23) 

Mutluluk bir cümleymiş. İki kelimeden oluşan ve bu iki kelimenin birbirine sıkıca sarıldığı bir cümle: Seni seviyorum.


Yürüyen Şato.


Eski Mutluluk Yazıları #26

 

Mutluluk Yazıları (25.03.23) 

Mutluluk güzelce uykunu almak gibi bir şeymiş. Böyle çok dinlendirici, çok dingin hissettiriciymiş bu doğru; hatta vücudunu geçtim, beyninin bizzat kendisi sana teşekkür edermiş. Böylece gereksiz duygusallıklara da yer kalmazmış ve gerekli duygusallıklar dolu dolu hissedilirmiş. :)

Mutluluk, gerekli duygusallıkların yaşandığı bir oyun gibi bir şeymiş. Böyle havaya renkli bir topu fırlatmak, o topun o kadar da renkli olmayan bir arabanın altına kaçması ve bir anneannenin topu yakalayıp küçük torununa geri atması gibi bir şey.

Bazen de mutluluk havayı yarıp geçen topun kendisiymiş ve ondan kaçan çocuklara ''dur bakalım elim sende'' dermiş. Herkes de hoplar, zıplar, gülermiş.

Mutluluk bebek yapraklar gibi bir şeymiş. Yalnız dalların aylardır bekledikleri sevdikleriymiş. Bir bebeğin gülümsemesi gibi güneşi yansıtırlarmış.

Mutluluk ilk çiçekler gibi bir şeymiş. Baharın ilk çiçekleri gibi, ''duyduk duymadık demeyin'' der gibi, pembe, beyaz iç içe, narin bahar çiçekleriymiş.

Mutluluk bir kedi, bir köpek, bir fok, bir civciv, bir dinozor gibi bir şeymiş. Hayır hayır, Bremen Mızıkacıları gibi değil; insanı gülümseten çocuk oyuncakları gibi bir şeymiş. Oyuncaklardan da mızıkacı olur muymuş acaba, Bremen'e giden?

:)


Çocuk, Köstebek, Tilki ve At, Charlie Mackesy.


Benim ilk öyküm.


Dün akşam ilk öykümü anlattım. Ben öykü yazabilen birisi değilim; hiç olmadım, olamadım. Yazdığım ilk ve tek öykü de dokuz yaş civarıma ait olmalı. Şimdilerde çoktan geri dönüşmüş olabileceğini düşündüğüm, veya belki de daha kötüsü tozlanmaya terk edilmiş bir unutulmuş varlık olmuştur, bir defterin rastgele boş bir sayfasına sıcak, basık ve küçük ancak sesleri uzakta tutan bir odada yazdığım, hayatımın bu anına kadar varlığını bile sadece benim bildiğim bir öyküm vardı. Bu öykü tamamen başkasının öyküsünden ''araklamaydı.'' Bir animasyondan. Bunu daha o yaşımda, üstelik kendi öykümü ilk okumamda anlamıştım. Sonra da o defteri bir köşeye atmış ve öykü yazma denememin kendisine kızmıştım. Neden o öyküyü benden önce birisi anlatmıştı ki?! Çok sinir bozucuydu!

Sonra uzun bir süre öykü yazmaya çalışmadım (ödevlerim dışında).

Yine dokuz yaş civarımda, kendi kendime çok ilginç bir cümle kurmuştum. Daha sonra yaşım büyüdükçe o yaşımda o cümleyi kurmama hayret ettiğim bir cümle. O cümle benim içimde kalacak olsa da, öykü yazamamakla ilgiliydi. Hiçbir zaman bir ''öykümü'' anlatamayacağıma dair kırgın bir inançla ilgili. O inancı sahiplenmiş miydim bilmiyorum. Sanıyorum ki o inanç, o anlığına havada duran bir satırdı ve ben o satırı kendime okudum. Zaman, o satırı ezberledim mi yoksa sorguladım mı diye beni test etmek için o cümleyi çeşitli zaman aralıklarında karşıma çıkardı. Ben hep o satırı ezbere bir öyküymüşçesine anlattım. Bazen köşe başlarından, bazen tutunamayacağım yerlerden, hatta bazen diğer insanların üzerinden ve hatta içinden süzülen o satır, bana hep ''ben buradayım, bak buradayım,'' dedi.

O küçük odada ilk yazdığım öykü ne üzerineydi çok da anımsamıyorum ancak bir animasyondan aşırı derecede ilham aldığımı anlamıştım. Ben çok şey tüketirim ve tükettiğim çoğu şeyi içercesine algılamaya çalışırım. Filmleri, kitapları... Sadece bunlardan beslenmek hazır paketli gıdalardan beslenmek gibi bir etki bırakabilir. Evet, yazı yazma serüveninde sana açlığını sorgulatır ve seni doyurur da; hatta bazı insanlara özgünlük bile katar. Ancak bende durum öyle işlemiyor. Ben kitap ve filmlerden, yani başkalarının anlatılarından, kendi dilimi bulmak, diğer bir ifadeyle ''nasıl'' sorusuna döngüsel yanıtlar şeklinde bir keşif haliyle yaklaşıyorum. Sözgelimi, bu yazar ''nasıl yazmış?'' Hatırı sayılır bir süredir kitapları bu bakış açısıyla okur, yazarın anlattığı şeyi hangi dille anlattığına bakarım. Daha önceki (sildiğim) pek çok yazımda da ifade ettiğim gibi, aslında anlatılabilecek her şey muhtemelen çoktan anlatıldı. Önemli olan senin onu ''nasıl'' anlattığın, yani özgün sesin, senin bakışın duyuşun ve ifaden olmalı. Bunu da ben diğerlerinin anlatımı dediğim tüketim içeriklerinden (kitap ve filmler ağırlıklı olarak - ve evet bunlar tüketim içerikleri ama onları ''nasıl'' tükettiğini sen seçersin. Fast food gibi mi, tadına vararak mı, ilaç içer gibi mi?) sağlayamam; onlardan yalnızca, yol haritamı çıkarmak için ilham alabilirim. 

Benim bu zaten anlatılmış ürünlerden ''fazla ilham :)'' almamam için ise deneyimlerimden yola çıkarak yazmam gerekli. Bu sadece olay boyutlu olmak zorunda değil, bir nesneye yüklediğim anlam da olabilir. O anlamı dünya tarihinde daha evvel milyonlarca kişi ifade etmiş olabilir, ancak kimse benim onu nasıl gördüğümü benim ağzımdan duymadı. Ben olaya, anlatma olayına ve özgünlüğe, biraz da bu pencereden bakıyorum ve bunu kıymetli buluyorum. Ancak hala daha bir öykü değil, anlatı kuruyorum; diye düşünüyordum. Bu doğru, ki bunu daha evvel de biraz yakınır bir alt tonla burada da ifade etmiştim. Neden öykü yazamıyorum? Daha doğrusu, neden öykü kuramıyorum?

Dil sistemleri üzerine düşünüyorum. Dillerin yapı farkları hakkında düşünüyorum. İngilizce aslında Türkçeye göre kolay bir dil. Neye göre kolay-zor kısmı bu yazının konusu değil, buraya değinmeyeceğim. Benim bahsettiğim durum daha dilin varoluşsal haliyle alakalı. İngilizcede genelde ana durum ve onu yapan kişiye odaklanılıyor (özne ve eylem). Ancak Türkçe bu bakımdan bir eylemin kendi içinde bile çok katmanlı bir dil. İçerisinde; kim, neyi, neden, nasıl, ne zaman, kiminle ve hatta ne cüretle yapmış bunu bile anlatabilir. İngilizcede de dilin zenginliğini kullanabiliriz, bakın bundan bahsetmiyorum; daha çok dillerin özünü kavramaya ve bunu ''nasıl anlatıyoruz'' perspektifinden görmeye çalışıyorum. Basit seviyede dil bilgisi düzeyinde iki dili kıyasladığımızda neyi anlatmaya çalıştığımı daha iyi anlamlandırabiliriz. İnsanlar nasıl düşünür, bir dilin konuşucuları bunu dillerine kendi perspektiflerinden aktarırlar.

Öykü kurmak da buna benziyor; insanların aynı öyküyü farklı yapılarla ifade ederek (nasıl sorusu burada kilit görevde duruyor) kendi öykülerini oluşturmaları. Bunu her bir insan yapıyor. Bunu her insan, yazmadan yapıyor. Ben bunu yapma yetisine sahip olmadığımı düşünmeye başlamıştım. Ben anlatıyorum; ancak anlattığım, öykü olamıyor. Öykü kuramıyorum. Öyküleri dinliyorum, çoğu durumda anlıyorum ama ben en başta, bir öykü kuramıyorum. Kendi öykümü kuramadığım için öykülerimi de kurmam, bir öykünün ana çatısını kendi sesimle var etmem, beni zorluyordu.

Dün akşam gün batımının hemen öncesinde yine yıldızlarıma gittim. Aslında gün batımlarımı paylaşma hissimin sönükleştiğini ve bunun dramatik bir yerden değil, doğallıkla ve belki de beni olmam gereken noktaya getirmek için gerçekleştiğini görüyorum. Bu, başlangıçta kırıcı bir noktadan olmuştu kabul. Örneğin, bu günbatımını diyelim ki ikimiz birlikte izliyoruz. Ben bu günbatımını seninle birlikte izlediğimi biliyorum; peki sen, bu günbatımını benimle birlikte izlediğini biliyor musun? Ben günbatımlarını birisiyle birlikteyken de tek izlediğimi gördüğüm için bu konuda öykü yazma isteğim de bitmişti. Oysa ben hayatta en çok, günbatımlarını paylaşmayı severdim. Herkesle değil, benimle birlikte günbatımını izleyecek birileriyle. Bu, benim temel kırgınlığımdır.

Şimdi de seninle günbatımlarımı paylaşmıyorum. Seninle, günbatımlarımdaki beni görüyorum. Hayır, günbatımlarını izleyen beni gören yıldızlarımı sana anlatıyorum. :)

Yine onlar vardı. Öncesinde ve bir gün batışına sığabilecek kadar uzun bir süre zarfında, sadece onlar parladı. Çift yıldızlarım. Bu iki gündür gökyüzünde gezgin bulutları görüyorum. Ben gece\ akşam bulutlarını ayrı bir severim. Hatta en çok o bulutları severim. Bulutların usul hareketleri bana sanki bulutlar duruyor da, yıldızlar hareket ediyor gibi hissettiriyor. Sanki her şey bu gök kubbenin içindeymiş ve hatta uzun süre onları izlersem, gökyüzü yeryüzüne dönmüş de, ben gökyüzünden onları gözlüyormuşum gibi uçuran bir his. Bu hissi seviyorum. Yıldızlarımın etrafımda dönmesini.

Onları daha şimdiden özledim. Sabah ezanını duyduğum şu dakikada, yavaş yavaş ışıkta kaybolacak yıldızlarımı bekleyecek olmak, aklıma bu özlemi getirdi. Onlara bu akşam da koşmak istiyorum diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu, çok saf bir yerden gelen bir özlem. Heyecandan doğuyor.

Ben hep öyküler dinledim. Bazen seslerle, bazen görsellerle, bazen yaşantılarla bu öyküler beni geldi buldu. Anlatılarımı bunlarla kurdum; içimde ve dışımda. Ancak ben hiç, kendi öykümü anlatmamıştım. Yıldızlarıma bile. Ben yıldızların da öykülerini gözlemledim. Onlarda pek çok öykü gördüm. Hatta son iki akşamdır bana bulutlar da değişen yüzleriyle birlikte çeşitli öyküler anlattılar. Çoktan bilinçaltıma çekilen buluttan karakterler... Onların öyküsünü yazabilirim; ancak yine de, bu benim öyküm olmaz. Ben sadece anlatırım. Bulutların bana gösterdiği öyküleri anlatırım.

Oysa dün akşam, hadi bu son müziğim olsun demiş ve o son müziğe bu nedenle on saat karar verememişken... eskilerden dinlediğim bir müziğin çalmasıyla, e madem sen ol ne fark edecek, kabullenişiyle arkama yaslanmıştım. Sonra bacak bacak üstüne attım, bacaklarımın üzerine tüm yükümü taşıdım. Ellerim çenemde, kafam yıldız bulutlarına dönük duruyordum. Ne olduğunu bilmem, bir öykü anlatmaya başladım. Önce yavaş, sonra müzik bitmeden öykümü bitiremeyecek olmamdan telaşlı... anlattım anlattım. Bu öykü beni duygulandırdı. Çünkü ilk kez ben yıldızları değil, yıldızlar beni dinlemişti. Beni duymalarını çok istediğimi düşündüm. Yıldızlar, lütfen beni duyun; öykümü duymuş olun... böyle düşündüm ve galiba onlara iç sesimle fısıldadım bile.

Duydular diye düşünüyorum. Onlar, benim kendi öykümü de, başkalarından duyduğum öyküleri anlatışımı da, bence hep duydular. Belki de sadece, benim de duymamı bekleyen, tamam böyle olmasa bile, böyle olacak olsaydı, bunu bekleyebilecek varlıklar olsalardı (ki bilemeyiz), benim ''nasıl anlatıyorum'' sorumun yanıtını bir öykü anlatarak akıl etmemi... Hayır, ben bunu çoktan akıl etmiştim ki. Ben bunu, taaa dokuz yaşımda akıl etmiştim. Ancak yapamadım. Bir öykü kuramadım. Kurduğum öyküler de kendi öykümmüş gibi gelmedi. Zaten -müş gibi'li ifadelerle yaklaştığın durumlar ne kadar senin olabilir ki? Oysa bu öykü benimdi. Benim ilk öykümü, dostlarım yıldızlar dinledi (biliyorum).

Öyküme bir isim vermemiştim. Hala vermedim. İsimsiz bir öykü, dağılır değil mi? Bunun olmasını istemem. Onun parçalanmasını istemem. Onun adı, Paylaşmak.

(06.06.26)

 

Çiçeklenmeler, Melisa Kesmez.


Popüler Yayınlar