Bazı eski öykülerimi okudum. Ele avuca sığan öykülerimi. Zaten sayıları çok az. Hele tam olanlar... daha da az. Onları ''tam'' yapan nedir? Bir noktadan bir noktaya ulaşmaları değil mi? Bu nedenle tamlar ve bu nedenle de başkalarından ilham alarak var olduklarını görebiliyorum.
İçlerinden birini üstten üstten okudum. Tamamını okumaya şu an onu yazan benim bile sabrım yok. Onu ancak parçalayıp yeniden bir araya getirip sonra belki bir kez daha parçaladıktan sonra görmeye katlanabilirim. O zaman bile eksiklikleri olacağını düşünebilirim. Ancak her ne olursa olsun, şu anki halinden çok daha benim kalemimden çıktığını beni geçelim, sen bile görebilirsin.
İtiraf etmek gerekirse önceden bir tarzım yoktu. Belki de vardı ama içimde uykudaydı. İçimde uykuda olan ne çok şey varmış. Belki de kabullenilmek istiyordum. İnsanların yazıyorum deyince anladıkları şeyi onlara vermek mi? Bu değilse o zaman neden öyle yazdım?
Belki de bilmediğimden. Nasıl yazabileceğimi bilmediğimden.
Ben nasıl yazabilirim, bunu hiç düşünmedim ne garip. Hemen hemen her şeyi düşünebilecek olan ben bunu hiç düşünmedim.
Ben aslında hep kelimelerimi karşımda görme arzusunda olmuşumdur. Bundandır bazen içimden çıkan cırcır böceği cızırtıları. Şimdi ölürsem, tüm o cırcır böcekleri bir anda çatlarsa... Kelimelerim sonsuza kadar yok olur! Bu benim, hayattaki en derin korkum olduğundan olacak, konuşmak istediğim durumlarda bile bir yapay zeka gibi paragrafları ses dizgelerine çevirirdim. O zamanlar bozulurdum, ne tuhaf şimdi bunu sevimli buluyorum... Hatta değerli hissettiren bir şey olduğunu düşünüyorum. Üniversiteden bazı arkadaşlarım, ara sözlerle yazan eskilerden bir yazarı (adını anımsamıyorum üzgünüm) örnek verip benim ara sözlü konuşmalarıma takılırlardı. Ben sözlü dilde bile, istediğim ve kelimelerimin istediği takdirde, ara açıklamalar katarak anlatırdım.
Normalde durduk yere konuşmayı sevmiyorum tabi ki. Hatta çok konuşan insanlardan da bana fenalık gelir. Durduk yere konuşmak, aradaki boşlukları yok etme çabasından başka bir şey değil. Hem bir anlamı yoksa, birlikte bir anlam oluşturmayacaksak, neden konuşalım ki? İnsanlar, genelde otobüste yolda orada burada, benimle sohbet etmeyi seviyorlar gibi görünüyor. Ancak ben çoğu zaman sevmiyorum. Bazen seviyorum evet, bazense keşke bu kadar nazik olmasam dediğim anlar yaşıyorum.
Bugünlerde aklımdan esip geçen şeylerden biri de buydu. İnsanlara en çekici gelen özelliğim muhtemelen bu. Benimle konuşabilmeleri. Bunu yapabildikleri zamanlarda mutlular. Alıcı konumda nazik bir dinleyici veya en olmadı heyecanlı bir anlatıcı... Böyle bir kızı herkes sever. Ben bile severdim. Ancak bu kız ne zaman kendi dilinde konuşsa veya daha da ötesi sussa... Onu hala sevmeye devam edecekler mi? Eskisi kadar çekici bir yanı kalmayacak muhtemelen, değil mi? Bu beni bazen güldürüyor. Çünkü böylece kendi kelimelerimi görebiliyorum.
Yazsam, paylaşsam... beni okuyanlar ne düşünür? Bir öykü. Kafası karışık gibi görünen ama her şeyin yerli yerinde olduğu bir öykü. Belki roman, hatta şiir. Bazıları sever, bazıları sevmez, bazıları anlamaz. Böyle düşünüyorum, bana kızma. Gelecekten gelen sen, sen de kızma.
Sevilmek bu kadar önemli mi? Bir de bunu düşünüyorum. Ben nasıl sevilmeyi seviyorum?
Belki de sevilmenin bile sınırları var değil mi? Benim bu yazımı okuyan sen, beni neden sevesin? O nedenle özgür olmak, uzaklığı getirecekse bile kendi dilinle konuşmak... Bunda keyifli bir yan yok mu?
Ben uçmak istiyorum. Geçen gün dağılan bulutlarda bunu görmüştüm. Sanırım bu hissi en son çocukken falan hissetmiş olmalıyım. Sana anlatmışımdır, belki - önemi yok, bir keresinde kafamı o denli yukarı kaldırmış ve dalmışım ki gözlerime kiraz çöpü kaçmış. Artık nasıl bir şeydi bilmem -ve öğrenmek (hatırlamak) de istemem- doktor anneme siz bu çocuğa hiç bakmıyor musunuz diye kızmış. Neden o kadar kızmıştı bilmem. Sonuçta çocuklar çok daha fenasını yapabilirler. Uçarlar kaçarlar yere çakılırlar falan. Bense sadece gökyüzüne bakmışım.
Küçükken ben de çakılmışım. Bir divanın sivri bir köşesine. Hatta o günlerden bana yadigar iki kaşımın arasında dikiş izim var. İlginçtir, o iz benim bir parçam. Bedenine karşı aşırı duyarlı olan ben (ve takıntılı), o izimi hiç garipsemedim. Birileri de, çocukken bile, bana o izle ilgili bir şey söylemedi. Hatta üniversiteye kadar kimse bana ben söylemeden o izin hikayesini sormadı bile. Belki de önemsemediğimden. Belki de o izi artık derimin bir parçası olarak gördüğümden.
Vücudumda bir iz daha var, sevdiğim bir iz. Bir doğum lekesi. Tam sağ bileğimin üstünde, tenimden biraz daha koyu bir daire. Rivayet odur ki ben küçükken anneme bu lekenin ne olduğunu sormuşum. O da bana ''ben'' demiş. Daha sonra kim bana doğum lekemden ötürü ''bu ne'' dese, ben de onlara ''annem'' cevabını vermişim. Bunu geçen gün instagramda küçük tatlı bir kızın videosunda gördüm. Kolundaki benlerin annesi olduğu konusunda ısrarcıydı. Belki de gerçekten haklıyızdır. Bizler, annemizin karnındaki engin okyanusta geçirdiğimiz günlerde bu lekeleri edindik. Belki de bu lekeler bizlere annelerimizden hediyedir.
Küçükken ne zaman sağımı solumu karıştırsam, bu lekeye bakardım. Tabii hangi elimle yazdığıma da dikkat kesilirdim ancak bu leke, sağ yanımdı. Belki de kalbimin atmayan köşesindeki kalp hatırlatıcım. Daha da büyüdüğümde veya daha da büyürken, üzgün zamanlarımda uzandığım yatağımda bu lekeyi izlediğim günleri anımsıyorum. Bu lekeye artık ''annem'' demeyecek kadar büyümüşken, bu lekenin bana yaşamımı anımsattığını. Çok üzgün olabilirsin ama yeniden doğabilirsin... işte böyle bir his.
Yazmak da benim için böyle bir his. Yeniden yeniden doğmak gibi. Sanki bedenimdeki izleri başka bir formda yeniden var etmek gibi. Yazarları düşünürüm, onların var ettikleri karakterleri. Bu karakterleri içlerinden doğurduklarına, çıkardıklarına, zaten içlerinde hali hazırda bulunan karakter eskizlerini cisimleştirdiklerine dair düşüncelere sahibim. Belki de bir yazar aslında içinden şekle girmeyi bekleyen karakterlerini çıkarır. Belki de her yazar bir şekilde kendi görünümlerini yazar. Tekrar ve tekrar.
Dün otobüste bir kız gördüm. Sanatçı olduğunu anlamam için elindeki tuvali görmem sadece bir ikinci onaydı. Diğer sanat alanlarının üreticilerinin tanımları ne berrak. Bir ressam, bir müzisyen, bir heykeltraş ve nicesi. Bunlar kesinkes sanatçıdır. Peki bir yazar, bir şair? Onlar romantiklerdir, değil mi? Hadi hadi itiraf et. ''Yazıyorum'' dediğinde, bir merak dalgası tüm mekandan sana çarpar, ''aaaa ne yazıyorsun?'' İnsanların kafasında üç aşağı beş yukarı bir şekil belirir. Çünkü yazmak, biraz otomatik bir alan olarak algılanma eğiliminde. Oysa yazmak, anlatı kurmak, en az (belki daha bile çok - evet ukalalık yapacağım) diğer sanat dalları kadar belirsizdir. Orada ne olduğunu yazarlar\ şairler bile kelimelerini görene kadar tam olarak bilemezler. Sanat bence budur: Kocaman bir bilinmezlik. Sanat bana bu bakımdan uzay boşluğunu çağrıştırıyor. Oradan neyi keşfedeceğini bilemiyorsun.
Bir yazar\ şair belli bir kalıba girmek zorunda değil. Hadi yazarlara yine belli ''sınırlar'' dahilinde özgürlük tanınır da, şairler hep küçümsenme eğiliminde olmuşlardır. Bir şairin şair olabilmesi için katı kuralları karşılaması beklenir. Günümüzde bu artık esnetilmiş kurallar bütünü olsa da, çok yakın bir geçmişe kadar bile böyleydi. Şairler, zorbalanırdı. Rüştünü ispatlamış diğer şairlerle aynı kefeye konulup küçümsenirlerdi. Sanki o dizeleri ruhlarından doğurmamışlar gibi.
Yazarlara da üstü örtük bir şekilde aynısı yapılır. Yapılmaz değil, yapılır. Belli bir kalıpta yazmak, belli bir kalıpta yazanlarla kıyaslanmak... Oysa her yazarın kendi sesi vardır, olmalıdır. Bu amaçta olmadığında bile olur. Kelimeler, mutlaka kendi sesini bulur. Tabi ki yazar da çabalamalıdır ancak bana öyle geliyor ki kelimeler bilinçlere sızmaya hevesli varlıklardır. Anlamlar var etmek için can atarlar. Tıpkı bu satırlarda dolaşan bakışlarının beynine gönderdiği komut sonrasında bilinçli ve bilinçsiz imgeler evreninde oluşanlar gibi. Bunları birlikte yaptık. Benim kelimelerim ve senin bakışların.
İnsanın bir öyküsünün olmamasının bile başlı başına bir öykü olduğu fikrini düşünüyordum. Hem de devasa bir öykü. Öte yandan benim bir öyküm var ancak o öyküyü bölmeli miyim? Bazı yazarlara hayranım. Öyle olsunlar ya da olmasınlar o kadar kendilerinden emin duruyorlar ki, onlara hayran oluyorum.
Kendi bakışlarımı düşünüyorum. Kendi bakışlarımda dolanan değişen izleri. En çok da oyuncu pırıltıları seviyorum. Onları bazen aynada görebiliyorum. Peki aynaya bakmadığımda da oradalar mı? Bilemem. Belki de yazmayı sevme sebeplerimden biri de budur. Bilme arzusu.
![]() |
| Okumanın Tarihi, Alberto Manguel. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder