![]() |
| Yazar: Hermann Hesse, Çevirmen: Kamuran Şipal, Yayınevi: Can Yayınları |
Emil Sinclair, dünyanın kurallarını erken fark etmiş bir çocuktu. Ona göre dünya, aydınlık ve karanlık olmak üzere ikiye bölünmüştü. Emil'in bildiği aydınlık dünya iyilik, sevgi ve güzellikten ibaretti. Bu dünyanın içerisinde ailesi, düzenli evleri ve şaşmaz öğretiler vardı. Bu dünyada sadece kabuller yer alırdı; Emil'in içinde dolaşan hayaller, tutkular ve sorgulamalar bu dünyanın dışındaydı. Bu korunaklı dünya dışındaki dünya ise karanlıktı. Orada bilinmezlik, sezgiler ve sorgulamalar bulunur ve aydınlık dünyanın kurallarını hiçe sayardı. Emil on yaşındayken kendini bu iki dünyanın sınırında gördüğü günleri anlatmaya başlıyor. Kitap boyunca Emil'in bu günlerinde yer etmiş ve ona iki dünya arasındaki seçim hakkını gösteren sınıf arkadaşı Max Demian ile olan yıllara yayılacak ilişkisini okuyoruz. Demian, Emil için sadece güçlü bir çocukluk figürü olmakla kalmayıp yetişkin yaşamının da bazen rehberi, bazen sorgucu; bazen dostu, bazense işkencecisi oluyor.
Kitabı, hakkında konusu dahil hiçbir fikrim olmadan okumaya başladım. Bazı yazarlar bana bu güvenceyi veriyor. Tam da bu nedenle yazarın izinden ilerleyerek, kitabı beğeneceğime inanıyor, en olmadı beğenmeme ihtimalimi düşünmüyorum. Bu kitabı bana yaklaştıran durum giriş kısmındaki şu cümleydi: ''İçimde dışarı çıkmak isteyen bir şey vardı, ben onu yaşamaya çalışıyordum yalnızca. Neden böylesine güçtü bu?'' Bu cümle içimdeki bir noktayı titreştirdi ve merakımı canlandırdı kabul ediyorum. Ancak bu cümleden bu kadar etkilenmemin esas sebebi benim kendi iç dünyam değil, kitabın yazarıydı. Kitabın yazarına olan güvenimin teminatı işte bu girişteki ilk cümlede karşıma anında çıkıvermişti.
Hermann Hesse psikanaliz ile mistisizmin kesişim noktasında duran bir yazar. Onun eserlerini sevme sebeplerimin başında, yazarın dünyayı anlamlandırmaya çalışırken bu iki alandan da beslenmesi geliyor. Hesse'nin ilgisi dış dünya olaylarından çok, bireyin iç dünyasının bu dış dünyayı fark etmesine yöneliyor. Onun karakterleri yaşadıkları olaylar ile değil, bu olaylarla dönüşen benlikleri ile karşımıza çıkıyor. Zaten kendisi de başarılı bir yazar olmaktan önce, onu başarılı bir yazar olmaya götürecek bir yaşantı geçmişine sahip. Gençlik yıllarında yaşadığı ruhsal bunalımlar sonrasında psikanalizle ilgileniyor. Carl Gustav Jung'un öğrencisi Lang ile karşılaşması ve aralarındaki dostluk sonrasında Jung'un fikirlerinden etkileniyor. Bu etkinin izlerini ise yazarın karakterlerinin kendilerini keşfetme süreçlerinde görüyoruz.
Yazarın bu kitabında ise kitabın anlatıcısı olan Emil'in çocukluk yıllarındaki sorgulamaları ile başlayan süreç, bana göre uzun yıllar yalnızca başlangıç aşamasında kalıyordu. Kitabın tamamını düşündüğümüzde her ne kadar bizleri bir bireyselleşme öyküsü karşılasa da, kitabı salt bu perspektiften okumanın insan yaşamının ve içgörülerinin çeşitliliğini gözden kaçırmak anlamına geldiğini düşünüyorum. Emil aile evinden; diğer bir ifadeyle aydınlık dünyasının merkezi olarak gördüğü yerden uzaklaştığı ergenlik ve ilk gençlik yıllarında kendisini karanlık dünyanın içinde buluyor. Burada artık yanında ne Demian, ne de aydınlık dünya hatırlatıcıları bulunuyor. Demian'la zaman zaman yeniden karşılaşsa da, Demian artık onun yaşamındaki baskın figür olmaktan çıkıyor. Emil'in içsel arayışını uzaktan izleyen ve ona yön veren bir hatırlatıcıya dönüşüyor. Emil'in hayatına başka mentorlar da giriyor, o da başkası için bir mentor haline geliyor. Ancak tüm bu dönüşümlerin arasında Demian, ona iki dünya arasındaki sınırın hala var olduğunu hatırlatan kişi olarak kalıyor.
Kitaba ve yazarın anlatılarına dair en sevdiğim durum ise tam bu noktada kendini gösteriyor: Bana göre bu kitabın ana karakteri ne kitabın isminde bile yer alan Demian, ne de bizlere arayışını anlatan Emil. Bu kitabın ana karakteri bir figür olmaktan öte direkt olarak anlatının kendisi. Eğer bunu bir tema altında ifade etmek gerekirse; bu noktada da bir kesinlik değil, kitabın temel dinamizmini de ifade eden şu ikilik karşımıza çıkıyor: Arayış ve kopuş. Kitaptaki karakterler değişiyor, büyüyor, birbirlerinden uzaklaşıyor ya da yeniden karşılaşıyorlar. Ancak bu iki tema sürekli varlığını koruyor. Bazen karakterlerin üzerine siniyor, bazen onların yerini alıyor, bazen de kendi aralarında yer değiştiriyorlar. Ancak anlatıyı ileriye taşıyan esas güç hep aynı kalıyor. Arayışın doğurduğu kopuş ve kopuşun doğurduğu yeni arayışlar. Bana göre kitabın esas meselesi de burada ortaya çıkıyor: Merak. Bu ikili gibi görünen döngünün içinde ortaya çıkan pek çok olasılığa hayat veren merak duygusu. Dünya içindeki kendi yerini bulmaya yönelik o bitmeyen varoluşsal merak.
Kitabı dışsal sorularımla değil, içsel bir merak hissiyle okudum. Bu durum beni gülümsetiyor; çünkü karakterin de anlatısının temelinde bu vardı. Geçmişini açıklama çabasından öte, bu geçmişi içsel bir merak dürtüsüyle görme isteği. Benim içimde yer eden kitaplardan birisi olduğunu söyleyebilirim.
Kitaplarla kalın.
ALINTILAR
Her insanın yaşamı, onu kendine götüren bir yoldur, bir yol denemesi, bir yol taslağıdır. Hiçbir insan yüzde yüz kendisi olamamıştır, ama yine de herkes gücü yettiğince ilerler bu yolda, kimi biraz daha gözü açık kimi biraz daha gözü kapalı. Herkes kendi doğumuna ilişkin artıkları, bir ilkçağ dünyasının sümüksü cismini ve yumurta kabuklarını sonuna dek sürükleyip götürür kendisiyle. Kimileri vardır, hiçbir vakit insan aşamasına erişemez; kurbağa olarak, kertenkele olarak, karınca olarak kalır. Kimileri de vücutlarının belden yukarısıyla insan, belden aşağısıyla balıktır. Ama her biri doğanın insan doğrultusunda bir yaratısıdır. Çıkıp geldikleri kaynak ise ortaktır hepsinde: anneler. Hepimiz aynı derinliklerden çıkıp geliriz, ama bir taslak, derinliklerden çıkıp gelen bir yaratık olarak her birimiz kendi öz amacımıza varmak için uğraşıp didiniriz. Birbirimizi anlayabiliriz, ama kendimizi ancak kendimiz açıklayıp yorumlayabiliriz. (Sayfa 14)
Herkes istediği gibi yorumlayabilirdi bunu ve 'insan' da kendisi için rahat olan, kendisini haklı gösteren yorumu seçer hep. (Sayfa 44)
Cesaret ve karakter sahibi kişiler, başkalarına her zaman pek korkutucu görünür... (Sayfa 44)
Bir hayvan ya da bir insan bütün dikkatini ve iradesini belli bir şey üzerine yöneltirse, o şeyi ele geçirir sonunda. (Sayfa 73)
Diyelim, bir kimseden bir şey elde etmek istiyorsun, ansızın büyük bir ısrarla gözlerinin içine diktin gözlerini ve bundan hiç tedirginlik duymadı, o zaman vazgeç bu işten! Kendisinden asla bir şey elde edemezsin, asla! (Sayfa 76)
Sadece yaşadığımız düşünceler bir değer taşır. (Sayfa 81)
Çok konuşuyoruz. Bu zekice konuşmaların hiç, ama hiçbir değeri yok. İnsanı kendi kendisinden uzaklaştırır, o kadar. Kendi kendinden uzaklaşmak da günahtır. Yapılması gereken, insanın tıpkı kapbumbağa gibi kendi içine girip yerleşebilmesidir. (Sayfa 84)
Sanki güz ortasında bir ağacın dört bir yanından yapraklar dökülüyordu da, ağaç bunun farkına varmıyordu; ağacın üzerinden yağmur aşağılara süzülüyor, güneş ya da ayaz üzerinden gelip geçiyor, yaşam yavaş yavaş gerileyerek ağacın en iç kısmında alabildiğine dar bir bölgeye sıkışıyordu. Ama ağaç ölmüyor, ağaç bekliyordu. (Sayfa 87)
En çok eksikliğini çektiğim bir şey varsa o da, bir dosttu. (Sayfa 97)
Yazgı ve gönül aynı kavramın değişik adlarıdır. (Sayfa 106)
İçimizde her şeyi bilen, her şeyi isteyen, her şeyi bizim kendimizden daha iyi yapan birinin bulunduğunu bilmek ne iyi! (Sayfa 109)
Bir kimse bir şeye mutlaka gereksinim duyuyor ve o şeyi ele geçiriyorsa, bunu ona sağlayan rastlantı değildir; kendisi, kendi içindeki istek ve zorunluluk onu çekip ilgili nesneye götürmüştür. (Sayfa 121)
Gelin şimdi sizinle biraz felsefe alıştırması yapalım, yani çenemizi tutup konuşmadan yüzükoyun yatalım yere ve düşüncelere dalalım. (Sayfa 126)
Doğa sizi yarasa olarak yaratmışsa, kendinizi nasıl devekuşu yapabilirsiniz? (Sayfa 135)
Başkaları da düşlerde yaşıyor benim gibi ama kendi düşlerinde değil; aramızdaki ayrım da bu. (Sayfa 141)
...belirsiz bir içgüdüyle aradım, ne aradığımı bilmeksizin aradım hep. (Sayfa 146)
Beni rahatlatan şey, kendi içimde bir yol bulup yürümemdi; kendi düşlerime, düşüncelerime ve sezgilerime güvenimin artması ve içimde taşıdığım gücün giderek daha çok bilicine varmamdı. (Sayfa 148)
Kendi kendisiyle uzlaşamayan insan korkar yalnız. Şimdikiler korkuyorlarsa, kendi kendilerini tanımak istemediklerindendir. Kendi içindeki bilinmezden korkan bir sürü insanın oluşturduğu bir topluluk! (Sayfa 165)
İnsan kendi düşünü bulmak zorundadır. O zaman kolaylaşır yol. Ama hep sürüp gidecek bir düş de gösterilemez; her düşün yerini bir yenisi alır, hiçbir düşü sımsıkı kavrayıp bırakmamaya kalkmamalıdır insan. (Sayfa 172)
Delikanlı sevmiş ve sevgide kendini bulmuştu. Oysa çokları sever ama kendilerini yitirir. (Sayfa 181)
Kimse kendisini ilgilendirmeyen bir düş göremez. (Sayfa 187)
Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.
.jpg)
.jpg)
bu romanı da yazarın diğer romanları gibi dehşetli buluyorum, böyle bir yazmak nasıl olabilir diye :) böyle kelime ve atmosfer büyücüsü yazar çok çok az :)
YanıtlaSilKendi içinden çıkarıyor bu yazıları, karakterleri... Bu nedenle de derin ve benzersiz. Çok hayranım gerçekten. Çünkü böyle yazabilmek için bedel ödemiş birisi. Yani, iç hesaplaşma çok yaşamış bir yazar.
Sil